Milli Eğitim Bakanlığı, 29 Ekim 1924’te yurt dışına öğrenci göndermek için sınav yapmış, sınavı, 22 öğrenci kazanmıştır. Bu öğrenciler arasında Ulvi Cemal Erkin, Ekrem Zeki Ün, Necip Fazıl Kısakürek, Suad Hayri Ürgüplü ve Sadi Irmak da bulunmaktadır...
Sınavda başarılı olan öğrencilerden Sadi Irmak, o günleri şöyle anlatmıştır:
“Yıl 1923. İstanbul Darülfünunu Hukuk Mektebi’nde öğrenci olduğum sıralar... Okul duvarında bir ilan görüyorum: ‘Avrupa’ya talebe yollanacaktır.’ “Allah Allah” diyorum; ülke yıkık, dökük. Avrupa’ya talebe göndermek lüks bir şey ama şansımı denemek istedim. İstanbul’dan 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, ‘Berkin Üniversitesi’ne gitsin’ diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı oda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir postacı Mahmut Sadi, Mahmut Sadi, bir telgrafın var” diye seslendi. Telgrafı açtım. Aynen şunları yazıyordu: “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum. Alevler olarak geri dönmelisiniz.” 11 öğrencinin ne zaman ne düşünebileceğini hesap eden bir lider, dünya lideri olmasın da ne olsun... Gel de şimdi gitme, git de orada çalışma, dön de bu ülke için canını verme...”
***
Yukarıdaki metni, yeni çıkan “Sendeki Atatürk” adlı eserden aldım. Güneşyolu yayınları arasında çıkan 800 sayfalık kitap Celalettin Oruç öncülüğünde ve uzman akademisyenlerin katkısıyla hazırlandı. Eserde Atatürk'ün bütün hayatı boyunca zor durumlar karşısında nasıl düşündüğünü ve nasıl kararlar aldığı incelendi. Zaten kitabın adının alt başlığı da Atatürk’ün Zihin Haritası...

Atatürk’ün Avrupa’ya gönderdiği öğrencilerden biri olan Sadi Irmak, tıp ve biyoloji alanında ordinaryüs profesörlüğe kadar yükselmiş, binlerce öğrenci yetiştirmiş ve bir ara başbakanlık da yapmıştır. Diğerleri de kendi alanlarında çok başarılı olmuş, millete büyük hizmetle vermiştir. Paris’e felsefe tahsili için gönderilen Necip Fazıl ise gönderilen bursu kumarda harcamıştır. Bursu kesilince kendisine verilen yol parasını da kumarda kaybetmiş, toplanan paralarla yurda dönebilmiştir. Ne hazindir ki, ölümünde Atatürk’e ağıtlar yakan Necip Fazıl, daha sonra hayatını rejim aleyhtarı yetiştirmeye adamıştır. İşte bugün Türkiye’yi onun yetiştirdiği bir ekip yönetiyor. Onlar da Atatürk’ün bütün eserlerini silmekle meşgul...
Bilmiyorlar ki Atatürk’te var olan ruh enetil bir miras olarak bütün Türk çocuklarında mevcuttur...
Türk-Altay Felsefesi
Atatürk’ün zihin haritasına atıfta bulunan bir başka yeni eser de Mehmet Dağıstanlı’nın “Türk-Altay Felsefesi” kitabıdır. Perfir Yayınları arasında çıkan eser, “Türk Milletinin binlerce yıllık birikimi olan Türk Altay Felsefesini, Bilge İnsan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milleti’nin en dar gününde uyguladı. Dünyanın şaşırdığı, anlayamadığı sihirli değnek buydu işte.

Türk-Altay Felsefesi, felsefeyi yeniden hayata geçirecek Bilge İnsan ile 21. Yüzyılı Sğustos ruhu gibi zafere dönüştürebilir” sözleriyle sona eriyor.
Peki nedir Türk-Altay Felsefesi? Şöyle ifade edeyim:
Dağıstanlı’nın kitapta yer verdiği bir alıntı bana ait.
2005 yılında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'nın düzenlediği Türk Dünyası Çocuk Şenliği'nde Altay Cumhuriyeti'nden gelen iki Türk kadını ile tanışmıştım. Biri Ustkan şehrinin vali yardımcısı Maya Sarina, diğeri Halk Oyunları Öğretmeni Anjilika Malçoyeva idi.
İki Altay Türkü'nü bulmuşken, Balkar Türkleri'nden Öruzlan Bolat aracılığı ile ikisine de "Altay felsefesinin özü nedir?" diye sormuştum.
Maya, "Saflık, saf ruh" diye cevap vermiş ve eklemişti: "Tıpkı Lotus (Nilüfer) çiçeği gibi..."
O sırada, gemiyle Boğaz turundaydık ve her masada bir Nilüfer çiçeği vardı...
Bilindiği gibi Nilüfer, çamurlu ve kirli ortamlarda yetişmesine rağmen yapraklarını ve çiçeklerini devamlı temizleyebilen bir bitkidir.
Gemide nilüfer tercihini yapan, geziyi düzenleyen rahmetli Prof. Dr. Turan Yazgan idi ve herhalde Altay felsefesine hâkimdi...
Altay denilince durmak lâzım! Altay felsefesi, siyasi veya ticari çıkarlar sebebiyle ikiyüzlülüğün, riyakârlığın, iftiranın, ihanetin, kısacası çamurun hâkim olduğu toplumlara bir ışık tutabilir...”