Enflasyon sözde yüzde 30’un altına indi ama vatandaş haklı olarak ikna olmadı.

Açıklanan rakamla yaşadığı hayatın birbirini tutmadığını her gün yaşayarak görüyor çünkü.

Moraller sıfırın altında.

Ve bu durum güven endekslerinde de açık açık görünüyor.

TÜİK’in ekim ayı tüketici güven endeksi bir ayda yüzde 7,7 çakıldı.

Bu sıradan bir düşüş değil.

Son 38 ayın en sert aylık gerilemesi.

İyi de neden?

Çünkü; enflasyon düşüyor, program çalışıyor, ekonomi dengeleniyor dense de vatandaş bu masala inanmıyor.

Ve araştırmanın alt kalemlerinde bu durum çok net görülüyor.

Bakın, hanelerin mevcut maddi durum endeksi 75,3’ten 68,3’e düşmüş.

Gelecek 12 aya ilişkin maddi durum beklentisi 93,7’den 86,4’e çakılmış.

Genel ekonomi beklentisi 89,8’den 81,7’ye gerilemiş.

Kısacası vatandaş sadece; “Bugün kötü durumdayım.” demiyor.

Aynı zamanda; “Yarından da umudum yok.” diyor.

Asıl meselede bu zaten.

Siz enflasyonu düşük açıklayabilirsiniz ama hikâye sokağın gerçeğiyle uyuşmuyorsa vatandaş o rakama değil, cebine bakar.

Evet, resmî enflasyon eylül ayında yüzde 29,73’e geriledi ama yılın ilk dokuz ayında fiyatlar toplam yüzde 24,32 arttı.

Yani fiyatlar düşmedi.

Sadece artış hızı yavaşladı.

Vatandaş ise artış hızını yemiyor.

Ödediği paraya, faturaya, kiraya, mutfak masrafına bakıyor.

Geçen yıl 100 liraya aldığı ürün bugün 200 liraysa, sen istediğin kadar; “Enflasyon düştü.” de.

Vatandaş cebinden çıkan para düşmedikten sonra kimseye inanmıyor.

İşte onun için enflasyonla hayat pahalılığı aynı şey değil diyoruz.

Ülkede net asgari ücret 28 bin 75 lira.

TÜRK-İŞ’e göre bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 48 bin 885 lira.

Dört kişilik ailenin sadece açlık sınırı 37 bin 801 lira.

Yoksulluk sınırı ise 123 bin 130 lira.

Şimdi söyleyin; 28 bin liralık asgari ücretle 123 bin liralık hayat nasıl çevrilecek?

Aradaki para nereden gelecek?

İşte borç burada başlıyor.

Gelir gideri karşılamayınca; millet mecburen; kredi kartına sarılıyor, ihtiyaç kredisine gömülüyor, tefeciye sığınıyor.

Yeni maaş daha hesaba yatmadan eski ayın borcu kapıya dayanıyor.

İnanmayanlar resmî rakamlara baksın; ihtiyaç kredilerinde takibe dönüşüm oranı yüzde 6,83 ile zirvede, kredi kartlarında takip oranı yüzde 5,9 ile burun farkıyla geride, diğer borçları saymıyorum bile.

Yani sorun artık sadece hayatın pahalı olması değil.

Gelirin gideri karşılamaması meselesi.

Açık borçla kapatılıyor.

Borç büyüdükçe faiz büyüyor.

Faiz büyüdükçe elde kalan para azalıyor.

Sonra daha fazla borca ihtiyaç duyuluyor.

Al sana kısır döngü.

İşte vatandaş bunun için geleceğe güvenmiyor.

Hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentisinin yüzde 45 olması bu yüzden.

Hanelerin yalnızca yüzde 16’sının enflasyonun düşeceğine inanıyor olması da bu yüzden.

Kısacası ekonomi yönetimi ne derse desin, vatandaşa masal gibi geliyor.

Birileri rakama bakıyor.

Vatandaş mutfağa.

Birileri yıllık orana bakıyor.

Vatandaş ay sonuna.

Birileri gelecekte daha düşük enflasyon bekliyor.

Vatandaş gelecek ay kredi kartını nasıl ödeyeceğine.

Üstelik sadece tüketicinin güveni düşmüyor.

Reel kesim de artık güvenmiyor.

Orada da güven düşüyor.

Yani tüketen de huzursuz, üreten de.

Sanayi üretiminin ağustosta yıllık yüzde 1,9, imalatın ise yüzde 2,5 gerilemiş olması bunun en net göstergesi.

Velhasıl; sorun artık sadece hayatın pahalı olması değil.

Sorun, gelirin gideri karşılamaması, borcun gelirin önüne geçmesi, umudun azalması, güvenin buhar olması…

Birileri hâlâ “Ekonomi dengede.” hikâyeleri okuyarak para babalarını ikna etmeye çalışıyor olabilir ama, taban çöktü, farkında değiller.

Ve unutmayın; “Taban olmadan tavanı dikemezsin.”

Doğal olarak milleti de ikna edemezsin…

Hadi bakalım o zaman; Hepinize kolay gelsin…