TÜİK’in açıkladığı “İstatistiklerle Aile” verileri, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu büyük riski gözler önüne seriyor.
2008 yılında Türkiye’de ortalama hanehalkı büyüklüğü 4 kişiyken bugün bu rakam 3,08’e gerilemiş.
Ve tek kişilik evlerin oranı hızla artarak yüzde 20,5’e çıkmış.
Yani artık yaklaşık her beş evden birinde yalnız yaşayan insanlarımız var.
Bu değişim sadece “şehirleşme” ya da “modern yaşam” ile açıklanabilecek bir mesele değil.
Mesele Türkiye’de yıllardır yaşanan ekonomik buhranın artık aile yapısına da yansıması!
Avrupa ve gelişmiş ülkelerde insanlar bir tercih olarak yalnız yaşamayı seçerken; Türkiye’de ise insanlar ekonomik kaygılardan dolayı zorunlu olarak bunu yapıyorlar.
Şimdi sorarım size; işe başlayan ve ortalamada asgari ücret almak zorunda kalan bir genç, 25-30 bin lira seviyelerine dayanmış kirasını bile zor öderken nasıl olacak da evlilik ve çocuk hayalleri kurabilecek?
Kira dışında kalan aidat, ulaşım, gıda ve faturaları saymıyorum bile.
Bunları da eklediğinizde, maaşın büyük kısmı daha ayın ilk haftasında eriyip gidiyor zaten.
Doğal olarak böyle bir tabloda insanlar evlilik kararını erteliyor, çocuk sahibi olmayı ise “ekonomik risk” olarak görmeye başlıyor.
Bizimkiler farkında mı bilmem ama; bu mesele net bir ekonomik güven krizi.
Çünkü insanlar yalnızca bugünü değil, geleceği de satın alamıyor.
Ha bu arada; bu denklemde milyonlarca işsiz gencimiz zaten yok !!!
*****
Üstelik mesele yalnızca gençler de değil.
Yaşlılar da tamamen yalnızlaşmış durumda.
Yine çok da itibar etmediğimiz TÜİK verilerine göre hanelerin yüzde 26’sı tek başına yaşayan yaşlı bireylerden oluşuyor.
Yalnız yaşayan yaşlı sayısı hızla artıyor.
Üstelik bunların büyük çoğunluğu ne yazık ki kadınlar.
Mecburiyetten dolayı çocukları başka şehirlerde yaşayan yaşlı anne ve babalar, yalnız başına hayatlarını sürdürmeye çalışıyor.
Düşük emekli maaşlarıyla geçinmeye çalışan bu insanlar hem ekonomik hem de psikolojik bir yalnızlık yaşıyor.
Kısacası ekonomik kriz sadece cebimizi değil, sosyal dokuyu da aşındırıyor.
*****
Konut krizi meselesi ise işin en kritik tarafı haline geldi.
Bugün ev sahibi olmak orta sınıf için bile neredeyse imkansız.
Kiralık konut piyasası ise tamamen kontrolden çıkmış durumda.
Gençler artık ev değil, oda kiralamaya başladı.
Hatta son dönemde büyükşehirlerde “paylaşımlı ev” kültürü hızla yayılıyor.
Bu durum Avrupa’da öğrenciler arasında normal kabul edilebilir; ancak Türkiye’de çalışan yetişkinlerin zorunlu olarak bu modele yönelmesi ciddi bir ekonomik kırılmanın işareti.
******
Daha çarpıcısı ise yaşam kalitesi verileri.
TÜİK’e göre nüfusun yaklaşık yüzde 29’u nemli, çürümüş ya da fiziksel sorunları olan evlerde yaşıyor.
Yaklaşık yüzde 28’i ise ısınma problemi çekiyor.
Düşünün, 2026 Türkiye’sinde milyonlarca insan hâlâ kışın evini yeterince ısıtamıyor.
Bu artık yalnızca ekonomik bir veri değil, doğrudan yoksulluk ve çöküş göstergesi.
Sonuçta konut dediğimiz şey sadece dört duvar değil; anayasal bir hak, güven hissi, aile kurma cesareti ve en önemlisi gelecek planı.
İnsanlar geleceğe güven duymadığında toplum küçülmeye başlar çünkü.
Bu nedenle gelişen ülkelerdeki en kritik veri, çocuk sayısındaki azalmadır.
Düşünün ekonomik kaygılardan dolayı öyle bir hale geldik ki; hanelerin neredeyse yüzde 60’lık kısmı çocuk sahibi değil.
Yalnızca yüzde 41,9’luk kısmı; “bi cesaret” çocuk sahibi olmayı başarmış.
Bu tablo uzun vadede çöküşün çok daha derin olacağını bize gösteriyor.
Çünkü düşük doğurganlık yalnızca nüfus azalması demek değil.
Aynı zamanda; daha az üretici nüfus, daha ağır emeklilik yükü ve daha kırılgan bir sosyal güvenlik sistemi demek.
Bugün Avrupa’nın yıllardır mücadele ettiği yaşlanma krizinin benzeri artık Türkiye’nin kapısına dayanmış durumda.
Üstelik Türkiye bu sürece zenginleşerek değil, fakirleşerek ve orta sınıfı yok ederek giriyor.
İşte asıl risk tam da burada: Güçlü ekonomiler yaşlanırken refah üretir, zayıflayan ekonomiler ise yaşlanırken sosyal sorun üretir.
*****
Bu nedenle mesele yalnızca “aile küçülüyor” başlığı değil.
Mesele, sözde ekonomik modelin toplum üzerindeki maliyeti.
Eğer gençler evlenemiyorsa, çocuk sahibi olmaktan korkuyorsa, yaşlılar yalnızlaşıyorsa ve orta sınıf ev sahibi bile olamıyorsa ortada bir sorun vardır.
Ve bu sorun öyle basit bir sorun değildir.
Toplumun taşıyıcı kolonları çatırdıyor demektir.
Ve görünen o ki bu sıkıntı bizi yönetenleri pek de ilgilendirmiyor.
Ne diyelim; geçmiş olsun o zaman…