Türkiye ekonomisi bugün; "rasyonel ekonomi politikaları" adı altında ambalajlanan, ancak özünde toplumun geniş kesimlerini fakirleştirme ve üretimi tasfiye etme operasyonuna dönüşen karanlık bir dönemden geçiyor.
Ekonomi yönetimi ve Mehmet bey, sırça köşklerinden pembe tablolar çizerken; nisan ayı verileri ve sahadaki feryatlar, aslında vatandaşın ve sanayicinin nasıl feda edildiğini ayan beyan ortaya koyuyor.
Verilerdeki Makyaj Sokağa Çıkınca Dökülüyor: "Baz Etkisi" Karın Doyurmuyor
Ekonomi kurmaylarının en büyük sığınağı olan "baz etkisi" masalı, nisan ayı verileriyle birlikte tuz etkisine döndü.
TÜİK’in aylık yüzde 4,18 olarak açıkladığı enflasyon, zaten başlı başına bir rezalet ama bu rakam bile halkın gerçekliğinin yanından geçmiyor.
Asıl facia ise mevsimsellikten arındırılmış aylık enflasyonun yüzde 3,4 ile son 21 ayın zirvesine çıkmış olması.
Ekonomi yönetimi "enflasyon kontrol altında" derken; nisan ayında taze sarımsağın fiyatı yüzde 44, kuzu etinin fiyatı yüzde 11 arttı.
Bugün bir emekli, market rafındaki bir kalıp peynirin fiyatının 600 lirayı aştığını gördüğünde, ona "yıllık enflasyon baz etkisiyle haziranda düşecek" demek, aklıyla ve haysiyetiyle alay etmektir.
Kısacası enflasyon düşmüyor; aksine pimi çekilmiş bir bomba gibi kenarda durmaya devam ediyor.
Halkın cebindeki yangın ise zaten sürekli büyüyor.
Çünkü üretmeden enflasyonu düşürmek mümkün değildir. Ama gel de bunu bizim abilere anlat.
Kim ne derse desin bir ülkenin bağımsızlığı, üretim kapasitesiyle ölçülür.
Oysa Mehmet bey bırakın üretimi destekleme meselesini neredeyse çökertmek için uğraşıyor.
İstanbul Sanayi Odası’nın açıkladığı 45,7’lik PMI verisi, resmen bu çöküşün göstergesi.
Bu duruma kimse şaşırmasın.
Eğer sen finansmana erişimi imkansızlaştırıp, faizi yüzde 60-70 bandına çekip, bu ülkenin sanayicisine "ya dükkanı kapat, yada parayı faize yatır" dersen; olacağı budur.
Bugün Anadolu’daki binlerce tekstil, mobilya ve metal üreticisi, işletme sermaye döngüsünü sağlayamadığı için ya konkordato ilan ediyor ya da pılıyı pırtıyı toplayıp yurt dışına kaçıyor.
Bunları yapmayanlarsa "üretimi bitirip” işçi çıkarıp kalan parasını faize yatırıyor.
İhracatçı ise kurun yapay şekilde baskılanması yani değerli TL yüzünden küresel pazarda Bangladeşli, Vietnamlı ve Mısırlı rakiplerine pazar kaptırıyor.
Üretimin bittiği yerde enflasyon düşmez; aksine arz azaldığı için "kıtlık enflasyonu" başlar.
Ekonomi yönetimi, talebi öldüreyim derken aslında hastayı, yani üretimi komple öldürüyor.
Eşel Mobil: Bütçede Açılan Kara Delik ve "Yama" Ekonomisi
Mehmet Bey ise işi gücü bırakmış durumu eşel mobil hikayesi ile örtmeye çalışıyor.
Akaryakıtta uygulanan eşel mobil sistemini bir "lütuf" gibi anlatıyor.
Neymiş efendim; iki ayda 90 milyar liralık destek verilmiş.
Böyle giderse yıl sonunda 600 milyar liralık destek verilecekmiş.
Mehmet beyyyy !!! Mehmet Beyyyy !!!
Sen önce 3 ayda Londralı tefecilere ödediğin 850 milyar liralık faiz ödemesinin hesabını ver de, bunları sonra konuşalım.
Ama bu itirafa da cevabımızı verelim elbet;
Bu rakamlar aslında şunun itirafı: "Enflasyonu o kadar kontrolden çıkardık ki, eğer akaryakıttan almamız gereken vergiyi alırsak ülke tamamen duracak."
Anlayacağınız; hükümet şu an ekonomiyi "suni teneffüsle" hayatta tutmaya çalışıyor.
Ancak unutmayın, bu bedava bir yemek değil. Hesap yine bize kesilecek !
Bütçede açılan bu devasa kara delik, yarın sabah karşımıza "Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi", "KDV artışları", “trafik cezaları” veya kamu hizmetlerine yapılacak devasa zamlar olarak geri dönecek.
Enflasyon düşürülmüyor; sadece maliyeti bir kredi kartı borcu gibi bir sonraki aya, bir sonraki yıla öteleniyor.
Yapısal İflasın İmzası: Tarım ve Barınma Krizi
Bu programın en büyük eksiği ve belki de en büyük günahı ise Türkiye’nin gerçek sorunlarının ısrarla görmezden gelinmesi.
Çünkü mazot, gübre ve yem maliyetlerini faiz artırarak düşüremezsiniz.
Çiftçi tarlasını ekemezken, süt üreticisi anaç ineklerini kesime gönderirken "gıda enflasyonu düşecek" demek, iktisat bilimine ihanettir.
Bugün süt fiyatındaki artış; yarın peynirde, öbür gün ise çocukların gelişiminde ağır bir fatura olarak karşımıza çıkar.
Barınma meselesini de bu yöntemlerle sonlandıramazsınız.
Nitekim yüksek faiz konut üretimini durdurur; arz kesilince kiralar patlar.
Son Söz: Kimin Programı, Kimin Bedeli?
Kısacası; takke düştü, kel göründü.
Ortada bir program falan yok!
Miyopik bakış açısıyla en kolaycı yöntemi tercih eden Mehmet Bey ve ekibinin sözde ekonomi politikası çoktan çökmüştür.
Bu programın, enflasyonu düşürmekten çok uluslararası rantiye kesimine hizmet ettiği açık seçik ortaya çıkmıştır.
"Biz borcumuzu halkın iliğini kemiğini sıkarak öderiz" bakış açısı, faiz tefecilerinin paralarına para katmasından başka hiçbir işe yaramamıştır.
Bu sözde programın kazananı, yüzde 50-60 faizle ter dökmeden parasını katlayan Londra tefecileri; kaybedeni ise tarladaki çiftçi, tezgah başındaki işçi, krediye ulaşamayan KOBİ, otel ve pazar köşelerinde hayatta kalmaya çalışan emeklidir.
Türkiye ekonomisi sadece bir enflasyon krizi yaşamıyor; bir üretim, adalet ve yönetim iflası yaşıyor.
Ve bu iflasın faturası, "rasyonellik" süsü verilmiş kararlarla her geçen gün daha da ağırlaştırılıyor.
Tarihe geçsin diye yazıyorum: Tarih bu dönemi, "bir ülkeyi tasfiye edenlerin dönemi" olarak kaydedecektir.