TÜRK-İŞ Nisan ayına ilişkin açlık sınırı, yoksulluk sınırı ve gıda enflasyonunu açıkladı.
Rakamlar çarpıcı;
Gıda enflasyonu Nisan’da aylık yüzde 5.5, yıllık yüzde 43.9 oldu. Açlık sınırı 34 bin 586 Lira, Yoksulluk sınırı ise 112 bin 660 Lira
Bir de gelirlere bakalım;
Asgari ücret 28 bin 75 lira.
En düşük emekli maaşı 20 bin lira.
Ortalama emekli maaşı 23 bin lira.
Ortalama maaşlar 40 bin lira.
An itibariyle;
En düşük emekli maaşı açlık sınırının tam 14 bin 586 lira,
Ortalama emekli maaşı açlık sınırının tam 11 bin 586 lira,
Ve Asgari ücret açlık sınırının 6 bin 500 lira altında kaldı.
Alın size doğrudan sofraya yansıyan bir hayat gerçeği.
Bakın işin içinde daha kira, fatura, ulaşım, eğitim harcamaları yok.
Onlar eklendiğinde ortaya çıkan yoksulluk sınırı ise dudak uçuklatan cinsten.
Yoksulluk sınırı 112 bin lirayı aşmış durumda.
Peki yalnız yaşayanlar için durum farklı mı?
Tabii ki hayır!
Bekâr bir çalışanın bile hayatta kalma maliyeti 44 bin lirayı çoktan geçti.
Yani milyonlarca insanın geliri, bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının bile altında.
Milletin maaşı yediğine bile yetmiyor.
Ve tam bu noktada karşımıza resmi tablo çıkıyor.
Hatırlayın, TÜİK Mart enflasyonunu yüzde 30 olarak açıklamıştı.
Bütün dünyada savaş nedeniyle enflasyonlar artarken bizde düşmüştü.
Biz pazar onu demiyor; domates, biber, patlıcan fiyatları uçup gitti, mazot 80’e vurdu derken, yetkiler duymazdan geliyor, çakma TÜİK rakamları ile başarı hikayeleri yazılıyordu.
Alın size başarı.
Bu rakamla da başarı hikayesi yazın da görelim.
Kısaca, kâğıt üzerindeki ile mutfakta yaşanan gerçeklik arasındaki fark iyice koptu.
Üstelik bu fark artık sadece bir “hesap yöntemi farkı” değil; ciddi bir algı kopuşuna işaret ediyor.
Ortada büyük bir illüzyon var.
Ve bu illüzyonun sihri bozuldu.
Ekonomi sadece rakamlarla değil, güvenle yönetilir.
Eğer açıklanan veriler toplumun geniş kesiminde karşılık bulmuyorsa, o veri yön gösterme özelliğini kaybeder.
İnsanlar pazarda, markette, kirada yaşadığını referans alır; açıklanan oranı değil. Bu da enflasyon beklentilerini yukarı çeker, fiyatlama davranışlarını bozar ve mücadeleyi daha da zorlaştırır.
Asıl soru ise şu: TÜİK’e rağmen gerçek hayatta fiyatlar sürekli artarken ve maaşlar hızla alım gücünü kaybederken insanlar bu gelirlerle nasıl geçinecek?
Bir aile düşünün.
Sadece gıda 34 bin lira ve asgari ücret 28 bin 75 lira iken, maaş daha mutfağa bile yetmezken; kira, faturalar, ulaşım, eğitim, sağlık giderleri neyle ödenecek?
Emekliler için tablo daha da ağır.
En düşük emekli maaşı 20 bin; ortalama emekli maaşı 23 bin lira. Açlık sınırının neredeyse yarısı… Hadi gelin çıkın işin içinden.
Ekonomi yönetimi uzun süredir tek bir enstrümana odaklanmış durumda: faiz. Oysa bu yangın sadece faizle söndürülmez.
Çünkü sorun talep değil, maliyet.
Üretim pahalı, enerji pahalı, lojistik pahalı.
Kur baskılandıkça maliyet içeride birikiyor, sonra gecikmeli ama daha sert şekilde fiyatlara yansıyor.
Yani bugün bastırılan gerçek, yarın daha ağır bir zam olarak geri dönüyor.
Ücret artışları ise TÜİK sayesinde bu hızın gerisinde kalıyor.
Yapılan zamlar daha cebe girmeden eriyor.
İnsanlar artık fiyatlara değil, bir sonraki zam dalgasına odaklanıyor.
Bu da ekonomide en tehlikeli kırılmalardan birini yaratıyor: beklenti bozulması.
Sonuç net: Gelir ile gider arasındaki makas kapanmıyor, açılıyor.
Üstelik bu tablo, resmi verilerle hissedilen gerçeklik arasındaki fark büyüdükçe daha da derinleşiyor.
Bugün konuşmamız gereken şey sadece enflasyonun kaç olduğu değil.
sıl mesele şu: Açıklanan rakamlar ile yaşanan hayat arasındaki bağ koparsa, ekonomi yönetimi bu işi daha ne kadar saklayabilecek?
Hadi ekonomi yönetimi gizledi diyelim; ekonomik buhranın sosyal krize dönüşü nasıl durdurulacak?
Bakın bir kez daha uyarıyorum; bir an önce bu yanlıştan dönün. Yoksa hepimizin tadı daha da kaçacak.