Her ne kadar birileri "her şey muhteşem" dese de işin gerçeği öyle değil.
Bırakın vatandaşı... Artık fabrikalar da tamamen köşeye sıkışmış durumda.
Sonuçta...
Bir insan iki gün aç kalabilir.
Bir işletme birkaç ay zarar edebilir.
Oysa biz tam 27 aydır küçülen sanayiden bahsediyoruz.
Böyle bir yapının ayakta kalması mümkün değil.
İstanbul Sanayi Odası, Haziran ayı İmalat PMI Endeksine göre;
Durum tam bir felaket.
Endeks 47,1'e çakılmış durumda.
Bu endeks 50'nin altında kalıyorsa üretim daralıyor demektir.
Eğer 27 aydır bu eşiğin altında kalıyorsa fabrikalar batıyor demektir.
Nitekim son zamanlarda;
Çoğu fabrika ya kapasitesini düşürdü, ya kapısına kilit vurdu, ya da üretimini daha avantajlı ülkelere taşımaya başladı.
Bugün Mısır'a, Romanya'ya, Fas'a, Sırbistan'a, Vietnam'a yatırım yapan çok sayıda şirketin ortak gerekçesi aynı:
"Türkiye'de üretmek artık çok zor."
Çok da haksız sayılmazlar.
Sonuçta...
Üretimleri düşüyor.
Siparişleri azalıyor.
Pazarlarını kaybediyorlar.
Finansmana ulaşamıyorlar.
Maliyetleri ise durmadan artıyor.
Üstelik bu artık geçici bir yavaşlama değil.
Kronikleşmiş bir üretim kriziyle karşı karşıyayız.
İşte sözde enflasyonu düşürme programının faturası bu…
Ve unutmayın...
Bir ülkede sanayici üretmekten vaz geçerse, sorun artık sadece sanayicinin sorunu olmaktan çıkar.
Çünkü fabrikalar kapanırsa;
Kamyoncu da
Nakliyeci de
Esnaf da
Çiftçi de
İşçi de biter.
Nitekim rapordaki istihdam bölümü bunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor.
Üretmeyen firmalar doğal olarak işçi çıkarıyor.
Her ne kadar bizimkiler "işsizlik tek haneye indi" masalını anlatmaya devam etse de işin gerçeği o değil.
Yüzde 31'e ulaşan atıl işsizlik oranına bakın, ne demek istediğimi çok daha iyi anlarsınız.
İş bulma umudunu kaybedenler...
Haftada birkaç saat çalışıp tam zamanlı iş arayanlar…
Evde oturan gençler…
Yani yok sayılan milyonlar...
Gelelim raporda yer alan girdi maliyetlerindeki artış hızının gerilemesi meselesine.
İlk bakışta hayırlı bir haber gibi görünebilir.
Ama işin gerçeği öyle değil.
Bu durum üretimin güçlenmesinden değil, talebin iyice çökmesinden kaynaklanıyor.
Yani...
İnsanlar daha az tüketiyor.
Şirketler daha az satıyor.
Satamayınca indirim yapıyor.
İndirim de yetmeyince zararına satış başlıyor.
Sonrasında ise mecburen...
Makine duruyor.
İşçi çıkıyor.
Dükkân kapanıyor.
Yani enflasyondaki yavaşlama, ekonomik canlılıktan değil, ekonomik durgunluktan besleniyor.
İşte asıl risk de burada başlıyor.
Çünkü bir ekonomi sadece fiyatları kontrol ederek ayakta kalamaz.
Üretim olmadan yatırım olmaz.
Yatırım olmadan istihdam artmaz.
İstihdam artmadan gelir yükselmez.
Gelir yükselmeyince tüketim canlanmaz.
Bu zincirin herhangi bir halkası koptuğunda, bütün sistem çöker.
Ve bugün yaşanan tam olarak bu.
Peki iç pazarda durum buyken, ihracat güllük gülistanlık mı?
Maalesef hayır.
Dış siparişler de patır patır düşüyor.
Üretici hem içeride hem dışarıda hızla pazar kaybediyor.
Rekabet gücü ciddi biçimde aşınmış durumda.
Baskılanan kur nedeniyle ihracatçı adeta iki ateş arasında kalmış durumda.
Bir tarafta hızla yükselen maliyetler...
Diğer tarafta yerinde sayan döviz kuru...
Elbette bunun sonsuza kadar sürmesi mümkün değil.
Şimdi bu durumu küresel belirsizliklere, bölgesel çatışmalara bağlayıp yırtmaya çalışanlara bir cevap verelim.
Savaş son 3 ayın hikâyesi…
27 ay süren daralmaya verecek cevabınız var mı?
Artık kabul edin;
Ortada çok büyük bir yanlış var.
Bir ülkenin gerçek gücünü oluşturan üretimi geri plana atan, yatırım yapan sanayiciyi, ihracat için pazar arayan girişimciyi ve üretim ekonomisini yok sayan bir kafayla bu iş devam etmez.
Çünkü güçlü ülkeler tüketerek değil...
Üreterek büyür.
Biz de yapılan ise bunun tam tersi.
Üretim çöküyor.
Siparişler eriyor.
İstihdam zayıflıyor.
Yatırımlar duruyor.
Pazarlar kaybediliyor.
Bütün bunlar olurken hâlâ "her şey yolunda" demek,
Tek kelimeyle “ayıptır”.