Biz sıkıldık, ekonomi yönetimi aylardır aynı cümleyi kurmaktan sıkılmadı.

“Dezenflasyon süreci devam ediyor…”
“Sıkı para politikası sürecek…”
“Vatandaşı enflasyona ezdirmedik…”

İyi güzel de…
Vatandaş artık söz değil icraat görmek istiyor.

Mehmet bey dezenflasyon hikayesi anlatılırken markette fiyatlar roket gibi fırlıyor.

Emekli maaşı harçlık oldu.

Asgari ücret ayın ortasını bile göremiyor.

Orta direk zaten çoktan yalan oldu.

Eskiden insanlar maaş yatınca plan yapardı.

Şimdi pilav bile yapamıyor.

İşte Yeni Türkiye’nin yeni ekonomik gerçeği bu.

Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan son açıklamasında yine “sıkı duruş” mesajı verdi.

Enerji fiyatlarını işaret etti.

Küresel gelişmeleri anlattı.

Enflasyondaki yükselişi petrol ve enerji maliyetlerine bağladı.

Kısacası abiler her bir şeyi doğru yapmış bütün suç “dış güçlerdeymiş…”

İyi de sormazlar mı adama;

“Bütün işi dış güçler yapıyorsa, içeriyi kim yönetiyor?”

Valla hep aynı bahaneleri dinlemekten yorulduk.

Bari biraz yaratıcı olun.

Türkiye’de bugün yaşanan ekonomik krizi enerji fiyatlarına bağlayanlar gözümüzün içine baka baka dalga geçiyor.

Asıl mesele bol para dönemi şımarıklığının hala devam ettirilmeye çalışılması.

Hatırlayın ikibinlerin başında dünyadan Türkiye’ye oluk oluk para akıyordu.

Hem kur, hem faiz yıllarca dipte tutuldu.

Düşük faizle millet borçlandırılıp tüketime alıştırılırken, düşük kur ile üretim bitirilerek ülkemiz tam bir yabancı pazarı haline getirildi.

İşte o sahte refah günlerinin faturasını şimdi dibine kadar ödüyoruz.

Faiz yüksek.
Kredi pahalı.
Piyasa yavaş.
Talep düşüyor.

Kur patlamaya hazır bomba…

En kötüsü ise insanların alım gücünü tamamen kaybetmiş olması.

Talep düşüyor diyorlar ya o düşüş keyiften değil.

O talep mecburiyetten kısılıyor.

İnsanlar alışveriş yapmak istemediği için değil…
Yapamadığı için harcamıyor.

Çünkü bırakın lüks tüketimi en doğal ve zorunlu ihtiyaçlar bile lüks oldu.

Eskiden vatandaş markete girince canı ne istiyorsa alırdı.

Şimdi etiket okumaktan gözleri bozuluyor.

Millet peynirini gram gram alıyor.
Zeytinde tane hesabı yapıyor.
Yeni evliler çocuk sahibi olmaktan korkuyor.

Bakın bu sadece ekonomik bir kriz değil.

Alenen sosyal kriz.

Bugün Türkiye’de gençlerin büyük bölümü artık çalışıp ev alma hayali bile kurmuyor.

Hayatta kalıp yurt dışına kaçmanın yollarını arıyor.

Örneğin üniversite mezunu ev gençlerimiz var artık.

Anne babasının yanında yaşadığını sevgililerine söylemeye utanıyorlar.

Ev kiraları çoktan maaşları geçmiş,

Suç oranları zirve yapmış,

Hapisler dolup taşmış …

Ve bütün bunlar olurken ekonomi yönetimi hâlâ “sıkılaşmadan” bahsediyor.

“Ayıp be kardeşim" derler adama da utanan nerede?

Bakın çok net söyleyelim…

Enflasyonun yavaşlaması ile hayatın ucuz olması aynı şey değil.

Türkiye’de vatandaşın en büyük öfkesi de burada başlıyor.

TÜİK enflasyonu sanal olarak her düşürdüğünde millet daha da fakirleşiyor.

İnsanların cebindeki yangın daha da büyüyor.

Vatandaş bu ülkeyi yönettiğini söyleyenlere inanmıyor.

Bakın ey yetkililer;

“sıkı duruş” dediğiniz şeyin sokaktaki karşılığı şu:

Esnaf kepenk kapatıyor,

Fabrikalar batıyor,

KOBİ’ler iflas ediyor,

Sanayicinin üretimi durduruyor,

İnşaatlar yükselmiyor,

İşsizlik hızla artıyor…

Ekonomi uçurumun dibine doğru emin adımlarla ilerliyor…

Üstelik önümüzde başka riskler de var.

Jeopolitik riskler bitmiş değil.

İran savaşında barış olsa bile sırada Küba olabilir.

Ortadoğu’daki İsrail kabusu hala yerli yerinde duruyor.

Küresel piyasalar gelişmekte olan ülkelerden her an para çekmeye başlayabilir.

Ve Türkiye yeniden çok sert bir kur baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Açık ve net söylüyorum;

İthal odaklı, sömürge ekonomisinden vazgeçemediğimiz ve dışa bağımlılığa devam ettiğimiz sürece bu krizler hiç bitmeyecek.

Türkiye üretmeden tüketen bir modele sıkıştığı sürece sıkıntılarımız daha da derinleşecek.

Sürekli serumla ayakta tutulmaya çalışılan bir yoğun bakım hastası gibi ölümü bekleyecek.

Serum kesildiğinde ise sona gelinecek.

İşte bu yüzden sıcak para odaklı ekonomi yönetiminden acilen vazgeçilmeli.

Acilen fabrika ayarlarına yani Cumhuriyetimizin başında uygulanan ve başarılı olan Milli Ekonomi Modeline geri dönülmeli.

Çünkü bunu yapmayan her ülke batmaya mahkumdur.

1997 Asya krizi…
2001 Arjantin çöküşü…

1990’ların Latin Amerika krizlerine bakın ne demek istediğimi anlarsınız…

Hepsinde ilk başta “istikrar programı başarılı” denildi.

Ama toplumun taşıma kapasitesi zorlandığında ekonomik kriz sosyal krize dönüşüverdi.

Ekonomi yönetimi rakamlarla oynayarak olmaz.

Hayatı düzeltemeyen hiçbir yönetim başarılı olamaz.

Ve unutmayın…

Bir ülkede insanlar geleceğe umutla değil korkuyla bakmaya başladıysa…

Orada ekonomik kriz değil sosyal kriz vardır.

Ve bu krizi düzeltmek en zor olanıdır.