Uzun zamandır bu köşede devlet, hukuk, toplum ilişkilerine dair fikirlerimi yazıyorum. Devleti ve toplumu bir arada tutan en güçlü bağ hukuktur.

Bir kez daha hatırlatacak olursak; Devletler yalnızca sınırlarıyla yaşamaz, onları asıl ayakta tutan, vatandaşlarının adalete olan inancıdır. Bir devletin gerçek hazinesi yer altındaki madenleri değil, milletinin hukuka duyduğu güvendir. Güven kaybolduğunda kanunlar yürürlükte kalabilir; fakat hukuk artık yaşamaz.

Bugün tam da böyle bir eşiğin önündeyiz.

Bir terör örgütünü esas alarak özel bir hukuki düzenleme yapmak, ilk bakışta teknik bir kanun değişikliği gibi görülebilir. Oysa mesele bundan çok daha büyüktür. Çünkü hukuk, bir örgüte göre yeniden tanımlanmaya başladığı gün, artık genel ve soyut olmaktan çıkar; istisnaların yönettiği bir düzene dönüşür.

Montesquieu, “Kanunlar insanlar için yapılır; insanlar kanunlar için değil.” derken, kanunun kişilere göre eğilip bükülmesini değil, herkese aynı ölçüde uygulanmasını kasteder. Hukuk, bir kişiye veya bir örgüte göre şekillenmeye başladığında artık hukuk olmaktan uzaklaşır; siyasal pazarlığın konusu hâline gelir.

PKK, Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzeni içinde kurulmuş bir dernek değildir. Bir vakıf değildir. Bir siyasi parti değildir. Hukuki meşruiyeti olan hiçbir yapının içinde yer almamıştır. Varlığını silahla, tehditle ve anayasal düzeni ortadan kaldırma amacıyla sürdüren bir terör örgütüdür.

Bu terör örgütü yıllardır on binlerce kişinin katledilmesinin failidir ve sorumludur. Böyle bir yapının üyeliği, ceza hukukunda başlı başına suç olarak düzenlenmiştir. Eğer bu örgütün bir tüzüğü varsa bu tüzük, cinayetler işleyerek ülkeyi bölmektir. Bu anlayışla PKK’lı olanların “suç işlemeyenler” adı altında bir yasal düzenlemeye gidilmesi, o kişilerin masum olduğunun değil, Türk milletinin aptal yerine konulduğunun belgesidir.

O hâlde bugün “suç işlememiş PKK mensubu” ifadesi tam olarak neyi anlatmaktadır? Suç işleyemeyen (!) PKK’lılar kimdir? Bunu kim, nasıl tespit edecektir? Emlak beyannamesi verir gibi, beyanname doldurup suç işlemedim kutusunu işaretleyerek mi kişinin PKK mensubu olup suç işlemediğini mi anlayacağız?

Eğer örgütün hiyerarşisi içinde bulunmak suç ise, örgütün emir-komuta zincirine dâhil olmak suç ise, örgütün amaçları doğrultusunda faaliyet yürütmek suç ise; cinayet işlememiş olmak veya silah kullanmamış olmak tek başına yeni bir hukuki statü doğurabilir mi?

Daha çarpıcı bir soru soralım; Kandil’de oturan yönetici kadroların önemli bir kısmı, belki hiçbir zaman kendi elleriyle tetiğe basmadılar. Belki bombayı kendileri yerleştirmediler. Belki silahı korumalarına taşıttılar.

Fakat hukuk, tetiği çeken eli mi yargılar; yoksa o parmağı harekete geçiren iradeyi mi?

Ceza hukuku bunun cevabını yıllardır vermektedir. Azmettiren de, yöneten de, organize eden de suçun asli unsurlarındandır. Aksi düşünce kabul edilirse, modern ceza hukukunun örgüt suçlarına ilişkin bütün teorisi çöker.

İbn Haldun, devletlerin çöküşünü anlatırken önce orduların değil, adalet duygusunun zayıfladığını söyler. Çünkü insanlar devlete önce korkuyla değil, adalet ümidiyle bağlanırlar. Adaletin yerini istisnalar almaya başladığında ise çözülme görünenden çok daha önce başlamıştır.

Bugün üzerinde durulması gereken asıl mesele de budur.

Bir terör örgütü için özel bir hukuki kategori oluşturmak, yalnızca bugünü ilgilendirmez. Aynı zamanda yarının emsalini de oluşturur.

Çünkü hukukta açılan her istisna, kendisinden sonra gelecek başka istisnaların kapısını aralar.

Bugün bir örgüt için oluşturulan ayrı hukuk, yarın başka bir örgüt tarafından da talep edildiğinde hangi ilkeye dayanarak reddedilecektir?

İşte hukuk devleti tam da bu yüzden ilkelerle yaşar; istisnalarla değil.

Terörü sona erdirmek elbette devletin görevidir. Bunu toplumun değerleriyle, hatıralarıyla çatıştırarak yapmamalıdır. Ancak hukuk ile merhamet arasındaki denge bozulduğunda ne barış kalıcı olur ne de adalet.

Çünkü affedilen her suç unutulabilir; fakat zedelenen adalet duygusu nesiller boyunca hafızalarda yaşamaya devam eder.

Milliyetçilik de tam burada anlam kazanır.

Milliyetçilik, yalnızca bayrak taşımak değildir. Devletin hukukunu, milletin ortak vicdanını ve anayasal düzenini koruma iradesidir. Eğer hukuk, terör örgütlerinin taleplerine göre yeniden şekillendiği algısını oluşturursa, bunun adı milliyetçilik değil, devletin kurucu ilkeleriyle arasına mesafe koymaktır.

Devletin büyüklüğü, düşmanına gösterdiği hoşgörüyle değil; kendi hukukuna gösterdiği sadakatle ölçülür.

Bugün asıl cevaplanması gereken soru şudur; terörü bitirmek için hukuka istisna tanıyan bir devlet, yarın hukuku korumak için hangi ilkeye dayanacaktır?

Çünkü devleti ayakta tutan sadece güç değildir.

Güç, hukukla birleştiğinde devlet olur.

Hukuk, istisnalarla yönetilmeye başladığında ise geriye yalnızca güç kalır.

Ve tarihin bize öğrettiği en acı gerçek şudur; Devletler çoğu zaman savaş meydanlarında değil, hukukun istisnaya dönüştüğü masalarda kaybetmeye başlar.

***

Yeniçağ Gazetesi İmtiyaz Sahibi Ahmet Çelik ağabeyimin kıymetli babası Hacı Ahmet Çelik Bey’in vefatı bizi ve camiamızı derinden üzmüştür. Merhuma Cenab-ı Allah’tan rahmet, başta Ahmet Çelik ağabeyim olmak üzere ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.

Rabbim mekânını cennet, makamını âli eylesin.