Uluslararası ilişkiler, devletlerin birbirine taviz verdiği değil; milletlerinin hak ve menfaatlerini koruduğu alandır.

Türk devlet geleneği de asırlar boyunca tam olarak bunu esas almıştır.

En zor dönemlerde, en ağır savaşların ardından, en çetin diplomatik masalarda bile, Türk milleti aleyhine karar vermemeyi bir devlet ahlakı olarak benimsemiş bir anlayışın mirasçılarıyız.

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Lozan’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında ülkeyi temsil eden devlet adamları, yalnızca bir anlaşmaya imza atmadılar; Türk milletinin onurunu, bağımsızlığını ve geleceğini temsil ettiler.

Çünkü onlar biliyorlardı ki diplomasi, güçten vazgeçmenin değil; gücü akıl ve kararlılıkla korumanın sanatıdır.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni uluslararası düzen de, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen küresel sistem de devletlerin birbirleriyle ilişki kurmasını zorunlu hale getirdi. Türkiye de bu süreçlerin dışında kalmadı. Ancak hiçbir zaman mesele yalnızca uluslararası toplantılara katılmak olmadı. Asıl mesele, o masalarda Türk milletinin hukukunu savunabilmekti.

Elbette dünyadan kopuk, içine kapanmış bir devlet anlayışı bugünün gerçekleriyle bağdaşmaz. Fakat bunun tam karşısında duran, uluslararası çevrelerin beklentilerini kendi milletinin beklentilerinin önüne koyan bir siyaset anlayışı da devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.

Diplomasinin başarısı; alkış almakta değil, milli çıkarları koruyabilmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin uluslararası ilişkileri günlük siyasi hesaplarla değil; yüzyılların oluşturduğu devlet aklıyla yürütülmelidir.

Çünkü devlet aklı, günü kurtarmayı değil, gelecek nesilleri düşünmek demektir.

Bugün NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da alınan olağanüstü güvenlik tedbirleri, başkentin adeta olağanüstü hâl atmosferine bürünmesine neden oldu. Güvenlik elbette devletin en temel görevidir.

Ancak böylesi kritik dönemler aynı zamanda şu soruyu da yeniden sorulmalıdır; Türkiye, uluslararası platformlarda yalnızca toplantılara katılan ev sahibi bir ülke mi olacaktır; yoksa kendi iradesini, kendi tezlerini ve kendi milli menfaatlerini kararlılıkla savunan güçlü bir devlet olarak mı yer alacaktır?

Elbette günümüz dünyasında uluslararası ilişkilerden uzak durmak mümkün değildir.

NATO da dâhil olmak üzere uluslararası kuruluşlarla ilişkiler, devlet yönetiminin doğal bir parçasıdır. Ancak bu ilişkilerin temel ölçüsü, Türk milletinin hak ve menfaatlerini koruyacak bir devlet aklının varlığı olmalıdır.

Bugün NATO toplantısı dolayısıyla Ankara’da alınan güvenlik tedbirleri ister istemez başka bir tartışmayı da gündeme getiriyor.

Güvenlik tedbirleri elbette alınmalıdır. Hiç kimse bunun aksini savunamaz.

Ancak bir ülke, uluslararası bir zirveye ev sahipliği yaparken başkentin günlük hayatını durma noktasına getirecek, Türkiye Büyük Millet Meclisi başta olmak üzere devlet kurumlarının çalışmalarını fiilen askıya alacak bir görüntü vermemelidir.

Çünkü ev sahibi devlet, misafirlerini kendi devlet düzenini işleterek karşılar.

Güçlü devlet görüntüsü; hayatı durdurarak değil, hayatın olağan akışı içerisinde güvenliği sağlayarak verilir.

Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentidir. Devletin kalbidir. Bu kalbin attığı günlerde dünyanın en önemli toplantılarından biri yapılıyorsa, verilmesi gereken mesaj; “Türkiye güvenliği sağlayabildiği için hayat devam ediyor.” mesajı olmalıdır.

Devlet ciddiyeti ile güvenlik tedbirleri birbirinin alternatifi değildir.

Tam tersine, güçlü devlet anlayışı bu ikisini birlikte yürütebilmektir.

Türk devlet geleneği bize bunu öğretmiştir.

Uluslararası toplantılar, milletin günlük hayatını askıya alan değil; devletin kudretini, teşkilat kabiliyetini ve özgüvenini dünyaya gösteren organizasyonlar olmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur; Tedbirli ama özgüvenli, güçlü ama hayatı durdurmayan, Devletin büyüklüğünü yasaklarla değil, düzen kurma kabiliyetiyle gösteren bir yönetim anlayışıdır.