Yeni tip binaların içinde çalışmayı deneyimleyen ya da biraz zaman geçiren herkes az ya da çok tecrübe etmiştir, havasızlığı. Parlayan mermerlerin ve kusursuz aydınlatmanın yanında gün ışığı yoktur. Pencere yoktur. Olsa da açılmaz. Hava vardır ama aynı hava defalarca solunur. İnsan, zamanla kendi nefesinin geri dönüşünü tanır, desek yeri.

Alışveriş merkezleri ve plaza işyerleri, modern çağın janjanlı vitrinleri olarak sunulur. Oysa çalışanlar için tablo daha ağırdır. Gün boyu yapay ışık altında, merkezi havalandırma sisteminin döndürüp durduğu aynı moleküller içinde, mesai saatleri uzadıkça uzar. Fazla mesai artık istisna değil, norm haline gelir. Pencere açmanın imkânsızlığı, yalnızca fiziksel bir sınırlama değil aynı zamanda psikolojik bir eşiktir. İnsan dışarıya bakamaz.

Müşteriler için de durum çok farklı değil. Saat kavramı silinir. İçerideki iklim hep aynı. Ne rüzgâr girer, ne kuş sesi. Mevsimler, vitrin dekorasyonundan ibarettir. Bahar temalı bir kampanya yapılır ama baharın kendisi içeri giremez. Vitrinlere kışlıklar gelir ama soğuk giremez. Yazlıkların ise gün ışığı olmadan sergilenmesi ironik.

Oysa bu toprakların ticaret geleneği böyle mi? Böyle olmak zorunda mı?

Koza Han’ın avlusunda oturan bir esnafı düşünelim. Yukarıda açık bir gökyüzü. Ortada bir şadırvan. Çevrede dükkânlar. Kapılar açık. İpek kumaşlar rüzgârla hafifçe dalgalanıyor. İçerideki ile dışarıdaki arasında keskin bir sınır yok. Hava dolaşıyor, ışık gölgeyi kovalıyor, gölge ışığı. İnsan ticaret yaparken aynı zamanda gökyüzünü de görüyor. Bedestenlerin mimarisi kapalı olduğu zaman bile boğucu değildir. Kalın taş duvarlar yaz sıcağını kırar, küçük açıklıklar ve yüksek pencereler hava akışı sağlar. Mekân kapalıdır ama nefessiz değildir. İnsan, ticaretin ortasında bile mevsimi hisseder.

Anadolu’nun farklı şehirlerinde hanlar ve bedestenler, yalnızca alışveriş alanı değil; sosyal bir nefes alanı olarak dünden bugüne gelmişlerdir. Avlular, taş zeminler, yüksek tavanlar… İnsan içerideyken bile dışarıyla bağı kopmaz. Seyahatnameler, hanların avlularını, tüccarların sohbetlerini, açık kapılardan giren rüzgârı uzun uzun anlatır. Hanlar yalnızca ticaretin değil, hikâyenin mekânıdır. Yolcular konaklar, atlar dinlenir, gökyüzü üstü örtülmemiş bir tavan gibi herkesi birleştirir. İçine adımınızı attığınız an ne siz ne de mekan birbirinizi garipsemezsiniz.

Bugünün cam kuleleri ise başka bir mantıkla inşa ediliyor. Enerji verimliliği, güvenlik, iklim kontrolü… Hepsi teknik olarak mantıklı. Fakat insan, yalnızca teknik bir varlık mı, soru işareti. Gün ışığı görmeden çalışmak, rüzgâr hissetmeden defalarca solunmuş nefesleri tekrar solumak, mevsimi algılamadan üretmek… İnsanın biyolojisini de, ruhunu da aşındırıyor. Gün ışığı, ruh sağlığı, dikkat ve üretkenlik üzerinde belirleyicidir. Ama mesele yalnızca verimlilik değil. Mesele, insanın doğayla bağının kopması.

Modern AVM ve plaza binaları, o pırıltılı dış cephelerinin içinde, insan biyolojisiyle taban tabana zıt bir yaşam alanı. Gün boyu doğal ışıktan mahrum kalan çalışanlar ve saat mefhumunu yitiren müşteriler için bu mekânlar, hasta bina sendromunu da beraberinde getirir. Merkezi havalandırma sistemlerinden yayılan ve sürekli devridaim eden aynı hava; kronik yorgunluk, baş ağrısı ve solunum yolu hassasiyetlerini tetiklerken, yapay ışıklandırma vücudun biyolojik saatini bozuyor. Uyku düzensizliklerine ve hormonal dengesizliklere yol açabilir. Diğer yanda bu fanus yaşantısı, bireyde kapalı kalmışlık hissi, odaklanma güçlüğü ve uzun vadede tükenmişlik sendromunu besler. Doğanın sesinden ve rüzgârın dokunuşundan izole edilen zihin, sadece tüketime ve teknik verimliliğe odaklanmaya zorlandıkça, ruhsal aşınma kaçınılmazdır.

Eskinin hanlarında kapı açıktı. Alışveriş eden de, satan da aynı avlunun havasını paylaşırdı. Şimdi ise çalışan başka bir katmanda, müşteri başka bir katmanda. Arada cam, güvenlik kapısı, kartlı geçiş var. Fiziksel mesafe arttıkça, insani mesafe de artıyor. Belki de mesele mimariden daha derin. Bedesten, insanı merkeze alan bir anlayışın ürünüydü. AVM ise tüketimi merkeze alan bir sistemin vitrini. Biri nefes almayı doğal kabul eder, diğeri nefesi filtreler. Ne kadar filtreliyebilirse…

Belki yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir. Modern olmak; camla çevrilmek değil, insanı unutmamak demek, bence. Ticaret yapılacaksa, nefes de alınabilmelidir. Çünkü nefes, lüks değil. En temel hak. Ve belki bir gün, cam kulelerin içinde değil, yeniden açık avluların altında ticaret yapmayı konuşuruz. Tercihlerimiz çarşı pazara yöneldikçe; firmalar da kendilerine yer bulurlar bedestenlerden, hanlardan, caddelerden, meydanlardan, sokaklardan...

Sorularınız için e-posta adresi: hkaganoyken@gmail.com