Türkiye’nin gündeminde yine büyük bir satış var. Bu kez konu köprüler. Daha doğrusu köprülerin kendisi değil; 25 yıllık gelirleri.
Rakamlar ortada: Yıllık yaklaşık 600 milyon dolar gelir üreten köprülerin 25 yıllık gelir hakkı için 7 milyar dolar peşin bedel konuşuluyor. Basit bir hesap yapalım.
600 milyon dolar × 25 yıl = 15 milyar dolar.
Yani 25 yılda yaklaşık 15 milyar dolar üretmesi beklenen bir gelir akışı, bugün 7 milyar dolar karşılığında devredilecek. Finans dünyasında bunun adı bellidir: gelecekteki nakit akışını iskonto ederek bugüne çekmek. Halk arasındaki karşılığı ise daha sade: Vadeli çeki kırdırmak.
Elinizde bir yıl vadeli 1 milyon liralık çek olduğunu düşünün. Bankaya gidip “hemen nakde ihtiyacım var” diyerek belli bir iskonto ile bozdurursunuz. Devlet de tam olarak bunu yapıyor: geleceğin gelirini bugüne taşıyor.
Elbette her kamu varlığının finansal değeri hesaplanabilir. Elbette devletler zaman zaman varlıklarını özelleştirebilir ya da gelir haklarını devredebilir. Ancak burada sorulması gereken temel soru şu: Türkiye Cumhuriyeti, 7 milyar dolar için 25 yıllık düzenli ve döviz bazlı bir geliri devretmek zorunda mı?
Uzun süredir kamuoyuna verilen mesaj şu değil miydi: Merkez Bankası rezervleri güçleniyor, kasalar doluyor, finansal istikrar sağlanıyor? Eğer tablo buysa, o halde 7 milyar dolar için neden 15 milyar dolarlık bir potansiyel gelir akışından vazgeçiyoruz? Bu sorunun cevabı netleşmeden bu işlemi salt “finansman tercihi” olarak görmek kolay değil.
Ben meseleye başka bir açıdan bakmak istiyorum.
Diyelim ki gerçekten 7 milyar dolara ihtiyaç var. Diyelim ki bu geliri bugünden elde etmek stratejik olarak tercih edildi. O halde neden bu gelir hakkı doğrudan halka arz edilmiyor?
Neden köprülerin ve otoyolların gelirleri borsa yoluyla vatandaşın yatırımına açılmıyor?
Bugün Borsa İstanbul’a baktığınızda son dönemde halka arz edilen şirketlerin niteliği ciddi şekilde tartışılıyor. Gıda perakendesinden küçük ölçekli üreticilere kadar pek çok şirket piyasaya geliyor. Sermaye piyasalarının derinleşmesi elbette kıymetli; ancak stratejik ve düzenli döviz geliri üreten altyapı varlıkları yerine çok daha küçük ölçekli işletmelerin ön plana çıkması düşündürücü.
Oysa köprü ve otoyol gelirleri gibi öngörülebilir nakit akışına sahip varlıklar, tasarruf sahipleri için enflasyonun üzerinde reel getiri potansiyeli sunabilecek nitelikte. Böyle bir halka arz modeliyle:
- Vatandaşın tasarrufu döviz ve altın yerine üretken bir finansal araca yönelir.
- Yastık altı birikimler sisteme kazandırılır.
- Devlet ihtiyaç duyduğu kaynağı doğrudan kendi vatandaşından sağlar.
- Gelirin gerçek sahibi olan kamu, dolaylı değil doğrudan ortak olur.
7 milyar dolar, Türkiye ölçeğinde ulaşılamaz bir tutar değil. Nitekim son yıllarda yapılan halka arzlarda toplanan kaynaklar ortada. Güçlü bir altyapı varlığının arzı, yerli yatırımcıdan ciddi talep görebilir.
Ama eğer tercih bu değilse, eğer gelir hakkı belirli yatırımcı gruplarına blok şekilde devredilecekse, o zaman ister istemez kamuoyunda başka sorular oluşur. 25 yıllık döviz bazlı gelir akışı kime, hangi şartlarla, hangi iskonto oranıyla verilecek? Bu iskonto oranı hangi finansal varsayımlara dayanıyor? Trafik projeksiyonları, bakım giderleri, enflasyon ve kur tahminleri nasıl hesaplandı?
Şeffaflık bu noktada hayati.
Çünkü söz konusu olan sıradan bir varlık değil; kamuya ait, stratejik, düzenli gelir üreten bir altyapı. Bu gelirin gerçek sahibi devlettir; devletin sahibi de millettir.
Eğer bir satış olacaksa, o zaman en doğal adres yine millettir.
Belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı geldi: Köprülerin gelirini birilerine mi devredeceğiz, yoksa gerçek sahibine mi, yani halka mı sunacağız?