Ekonominin nabzını ölçmek için sadece istatistik tabloları yeterli mi, soru işareti. Büyüme oranları, enflasyon rakamları, istihdam verileri elbette önemsiz değil… Ama bu sayıların gerçeğin tamamını anlatmadığı da bir olgu. Çünkü ekonomi, kağıt üzerinde değil; mutfakta, pazarda, kasada ve cüzdanda nefes alıp veriyor. Bugün birçok ekonomik gelişme, resmî açıklamalara yansımadan önce gündelik hayatta kendini gösteriyor. Ve bu somut işaretler, çoğu zaman büyük göstergelerden önde geliyor. Aslında her toplum, kendi işleyişi içinde farkında olmadan kendi ekonomik göstergelerini üretir. İnsanların ne konuştuğu, neyi ertelediği, neye sevindiği, hayallerini hangi köşede aradıkları; ekonomik havanın yansımalarını gösterir.

Ekonominin yükü, market arabasında

Resmî enflasyon sepetleri olsa da; konunun merkezinde halkın kullandığı sepet olan market poşeti var. Aynı ürünleri alan insanlar, her hafta bir şeylerin değiştiğini fark ediyor. Önce marka değişir, sonra miktar, ardından ürünün içindekiler… Bir kilo yerine yarım kilo, üç ürün yerine iki ürün, şeker yerine glikoz şurubu… Alışveriş listesi kısalırken, market poşeti hafifler; fişin miktarı artar. Bu bir tercih değil… Zorunlu bir ayarlama. Poşetin sessizce hafiflemesi, ekonomideki sorunun en görünür ama en az konuşulan göstergesi.

Aile bütçelerinin ilk feda ettikleri harcama; “tatil” oldu

Eskiden insanlar tatil planlarını konuşurdu. Bayramlar, izin günleri ve yaz ayları artık gezme zamanı değil. “Bu yaz gitmeyelim”, “seneye bakarız” gibi cümleler, klişe oldu. Tatilin ertelenmesi, refahın geri çekildiğinin işaretidir. Çünkü gezmek, özünde lüks değil; çalışan insanın kendini yenileme aracıdır. Tatilden vazgeçiliyorsa, ekonomi yalnızca bütçeyi değil; günün sonunda ruhu da zorluyor demektir.

En kısa yoldan köşe dönme hevesi

Ekonomik daralma dönemlerinde umut, doğal olarak en kısa yoldan çıkış arayışına girer. Son yıllarda bahis uygulamaları ve online kumar platformları tam da bu yolun adresi oldu. “Bir kuponla borçlar biter”, “Şanslı bir maçla yaz tatili çıkar” cümleleri artık kahvehane muhabbetlerinden aile sofralarına sıçradı. Cenneti, cinnette aramanın somut örneği, bahis siteleri. Bahis, aslında kumardan da öte. Ertelenmiş hayallerin, biriken borçların ve tükenen sabrın kaçış rampası gibi. Ne var ki bu kaçışın faturası, ağır... Artan borçlar, bozulan aile ekonomisi, yükselen stres, hatta suça yönelen hayatlar… Kumar ilgisinin patlaması, ekonominin sadece cüzdana değil, aynı zamanda insanların karar mekanizmasına da ne kadar zarar verdiğinin bir göstergesi.

Kaçak mallar, kayıt dışı ekonomiye yeni bir nefes mi oluyor?

Giysiden telefona, kozmetikten bebek bezine kadar her şey için insanlar yurt dışı sitelerini tarıyor, gümrük muafiyet limitlerini ezberliyor… Bu davranışın arkasında fiyat farkından dolayı gereksinimleri, ucuza mal etme amacı var ama daha derinde ülke içinde eriyen bir satın alma gücü olgusu yatıyor. Diğer yanda ise yerli markaların fiyatı artarken kalite algısı düşüyor, dolayısıyla yerli pazar küçülüyor. Mahalle marketinde yapılan alışverişin poşeti sessizce küçülürken, yurt dışı alışveriş sepetinin büyümesi de bir başka gösterge olarak karşımıza çıkıyor.

Tam da bu arayışın en büyük kolaylaştırıcısı olan 30 Euro’luk gümrük muafiyeti, 2026 yılında resmen tarihe karışıyor. Artık yurt dışından gelen her sipariş; gümrük işlemlerine ve vergilerine tabi olacak. Basitleştirilmiş usulün sona ermesiyle birlikte, küçük alışverişlerin cazibesi de büyük ölçüde kaybolmuş oluyor. Bu değişiklik, yurtdışına yönelen talebin bir kısmını frenlese de, asıl sorunu çözmüyor: İç piyasadaki fiyat baskısı devam ettikçe, insanlar hâlâ dışarıda daha ucuz hayalini kurmaya devam ediyor. Sadece artık o hayali gerçekleştirmek, eskisi kadar kolay olmayacak. Sağdan soldan kaçak yurt dışı ürünler çıkacak, gurbetçi arabalarının yolu gözlenecek, eş dost yurt dışına çıkıyorsa sipariş verilecek, kayıt dışı ekonomi kaçak mallar ile canlanma yolları arayacak… Yurt dışı menşeili mallar da pazara ve talebe karşı ilgisiz kalmayacak.

İşçi alacakları, soluğu mahkeme koridorlarında alıyor.

İşçi alacaklarına ilişkin davaların sonu gelmiyor. Kıdem ve ihbar tazminatı, fazla mesai, yıllık izin ve ücret alacakları; artık istisna değil, neredeyse rutin dava konuları haline geldi, desek hatalı olmaz. Mahkeme artık son çare değil de zorunlu bir durak, bir süreç gibi. İşverenler açısından nakit akışı baskısı, çalışanlar açısından ise hakkını arama gayreti; tarafları mahkeme salonlarında karşı karşıya getiriyor. İşçi alacaklarının bu derece davalık olması; ekonominin çalışma barışını zorladığının somut bir işareti.

Ekonomi, rakamlarda değil, gerçek hayatta zorlanıyor.

Eğer insanlar refahı konuşmak ve hedeflemek yerine sadece idare etmeyi konuşuyorsa, market market gezip en ucuz ürünleri bulmaya çalışıyorsa, gelecek planları yerini ay sonu ve taksit planlarına bırakmış ise… Ekonomik göstergelerin yanında hayatın sesini dinlemek gerekir. Büyüme oranını yazıp çizdiğimiz kadar standart bir ailenin market poşetini endeks alıp, konuşmalıyız.

Sorularınız için e-posta adresi: [email protected]