
Anatolian Harps'ın kurucusu arpist Zeynep Öykü, “Türkiye’de arp bulmak çok zordu; bakımını ve tamirini yaptıracak kimse de yoktu. Anatolian Harps da Türkiye’deki birçok güzel oluşum gibi bir ihtiyaçtan doğdu” dedi.
Türkiye’nin ilk ve tek Barok arp icracısı Zeynep Öykü ile dünyada ve Türkiye’de arp sanatı hakkında gelişmeleri ve merak edilenleri konuştuk. Kurucusu oldukları ilk arp üretim tesisi Anatolian Harps’ın ihracata uzanan başarı hikayesini satırlarımıza taşıdık.
-Dünyada ve Türkiye’de arp sanatı ve eğitimi ne durumda?
Arp, üretimi maliyetli ve zor, taşınması güç, çalması ve ustalaşması uzun emek isteyen bir çalgı olduğu için hiçbir zaman çok geniş kitlelerin en kolay eriştiği enstrümanlardan biri olmadı.
Klasik müzik alanında, özellikle pedal arp ve orkestra arpı eğitimi açısından en güçlü merkezlerden biri Fransa. Ardından Amerika’da hem çok güçlü profesyonel arp sanatçılarının hem de hobi amaçlı çalan geniş bir kitlenin bulunduğunu söyleyebiliriz.
Türkiye ise bu konuda ne çok geride ne de dünyanın en önde gelen ülkeleri arasında. Bugün arp eğitimi veren kişiler, farklı okullardaki arp bölümleri, belirli sayıda icracı ve Türkiye’de üretim yapan bir yapı var. Hatta bazı Avrupa ülkelerinde dahi bir arp mağazası ya da bu kadar düzenli eğitim veren kurum bulmak kolay olmayabiliyor.
Benim hedefim, Türkiye’nin arp alanında yalnızca takip eden değil; üretimi, eğitimi ve sanatçılarıyla Fransa gibi önde gelen ülkelerle birlikte anılan bir merkez hâline gelmesi.
-Arp ilk kez hangi ülke ya da coğrafyada ortaya çıkıyor?
Arp için “şu kültüre aittir” demek pek mümkün değil. Arp, insanlığın icat ettiği en eski telli çalgılardan biridir ve çok farklı coğrafyalarda, bazen birbirinden etkilenerek bazen de tamamen bağımsız biçimde gelişmiştir.
Yapısı karmaşık ve üretimi zor olsa da temelindeki düşünce çok basittir: Avcı yayından doğduğu söylenir. Bir tel gerildiğinde bir nota çıkıyorsa, farklı uzunluklarda gerilmiş tellerin de farklı sesler vereceği fikri, çalgı yapımının en temel fikirlerinden biri.
Bu nedenle tarih boyunca Antik Mısır’dan Hint kültürüne, Afrika’dan Asya’ya kadar çok farklı arp türleri ortaya çıkmış. Türklerle birlikte bu coğrafyaya gelen ve çeng adını verdiğimiz arp da bunun önemli örneklerinden biri. Temel olarak en yaygın iki ana tür, Kelt arpı ve klasik arptır.

-Söyleşilerinizde sıklıkla bir yetersizlik, eksiklik ya da memnuniyetsizlik hissiyle karşılaşıp onu tamamlama eylemine yöneldiğiniz hissi oluştu. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
Dünyanın birçok yerinde kalite giderek ikinci plana itiliyor. Enstrüman üretiminde daha ucuz ve hızlı olan tercih ediliyor; ses kayıtlarında teknoloji sayesinde birçok eksik kolayca gizlenebiliyor. Her şeyin daha kolay, daha hızlı ve daha ucuz olması isteniyor. Böyle bir dünyada daha yavaş, daha özenli ve gerçekten iyi olanı aramak giderek zorlaşıyor.
Belki beni harekete geçiren şey tam da bu. Gördüğüm eksiklikten yalnızca yakınmak yerine, elimden geldiğince onu tamamlamaya çalışıyorum. Arp üretimine başlamamın, ses mühendisliğiyle ilgilenmemin ve farklı alanlarda kendimi eğitmeye devam etmemin nedeni de bu. Çünkü sanatın doğasında sürekli öğrenmek ve daha iyisini aramak var.
-“Arp sanatçısı” olmak için eğitim süresi ne olmalı?
Bu aslında yalnızca arp için değil, bütün sanat dalları için zor bir soru. Bir kişinin kendisine gerçekten müzisyen ya da arp sanatçısı diyebilmesi için en az on yıllık ciddi, disiplinli ve istikrarlı bir emek gerektiğini düşünüyorum. Bunun mutlaka resmî bir eğitim olması şart değil; fakat teknik, müzikal birikim, sahne deneyimi ve sanat anlayışı zaman içinde olgunlaşıyor.
-Türkiye’de kaç profesyonel arp sanatçısı var?
Türkiye’de arpın farklı alanlarında çalışanları topladığımızda yaklaşık elli kişilik bir profesyonel çevreden söz edebiliriz. Ancak görünür biçimde üretim yapan ve düzenli olarak konser veren isimlere baktığımızda bu sayı maalesef beş civarına kadar düşüyor.
-Türkiye’nin ilk arp üreticisi olan ve ihracatı yapacak konuma ulaşan Anatolian Harps’ın hikâyesi hakkında ne söylemek istersiniz?
Aslında Anatolian Harps da Türkiye’deki birçok güzel oluşum gibi bir ihtiyaçtan doğdu. Hiçbir zaman “Pazarda bir açık var, bir şirket kuralım, ihracat yapalım.” diye düşünmedik. Eşim Ali de ben de satıştan çok yaratmayı ve üretmeyi seven insanlarız. Bizim bütün motivasyonumuz bir sorunu çözmekti.
O dönemde öğrencilerimin en büyük problemi enstrümana ulaşamamalarıydı. Türkiye’de arp bulmak çok zordu; bakımını ve tamirini yaptıracak kimse de yoktu. Bu yüzden önce yurt dışındaki ustalarımdan tamir ve bakım öğrenmeye başladım. Yıllar içinde bu konuda ciddi bir deneyim kazandım.
Ali ile birlikte yaptığımız ilk işlerden biri benim derslerde kullandığım arpı onarmaktı. Ben yıllardır bu enstrümanın içinde yaşayan, onu çalan ve ihtiyaçlarını bilen taraftım. Ali ise mühendislik bakış açısını, ahşapla ilgili bilgisini ve üretim becerisini ortaya koydu. Tek başıma ben bunu yapamazdım; tek başına o da yapamazdı. Anatolian Harps, ikimizin bilgi ve bakış açısının birleşmesinden doğdu.
Bu işi gerçekten bütün incelikleriyle yapmak istiyorsanız, İstanbul gibi çok nemli bir yerde arp üretmek doğru değil. Arp gibi hassas ahşap çalgılarda üretim yapılan yerin iklimi ve nem dengesi çok önemli. Bu nedenle daha karasal ve dengeli bir iklime sahip bir yer seçmemiz gerekiyordu. Gölpazarı bu açıdan da doğru bir yerdi.
-Bir arpın üretimi ne kadar zaman alıyor?
Standart modellerimiz bazen iki hafta gibi kısa sürelerde teslim edilebilirken, özel üretim arplarda bu süre modele göre iki ile dört ay arasında değişebiliyor. Aslında bu süreler, yurt dışındaki özel üretim arp atölyelerine kıyasla oldukça kısa. Orada bir yıl, hatta daha uzun bekleme süreleri son derece normal karşılanıyor.
Arp, dayanıklılıkla titreşim arasındaki çok hassas denge üzerinde ayakta durur. Bu dengeyi kurabilmek ciddi bir mühendislik hesabı, zanaatkârlık ve müzisyen bakış açısını aynı anda gerektiriyor.
-Arpın tarihçesiyle ilgilenmek, çalmak, eğitim vermek, sesi kayıt altına almak, üretmek ve tamir etmek… Arpa A’dan Z’ye, bütüncül bir yaklaşımınız var.
Benim için arpın tarihini araştırmak, çalmak, üretmek, tamir etmek, eğitimini vermek ve sesini kaydetmek birbirinden ayrı işler değil. Beni hayatta en çok mutlu eden şey öğrenmek ve araştırmak. Bir konu beni gerçekten heyecanlandırdığında onu yüzeyde bırakmak istemiyorum; her ayrıntısını anlamak ve sonuna kadar takip etmek istiyorum. Karşıma çıkan her soru beni başka bir alana götürdü. Kayıt kalitesinden memnun olmadığımda ses mühendisliğini, enstrümanla ilgili bir sorun çıktığında tamirini, çalgıya ulaşmak zorlaştığında üretimini öğrendim.