Mandeville’i bugün tersinden okumak gerekiyor.

Özel kötülükleri sınırlayan kurumlar zayıflarsa, özel kötülükler kamusal fayda değil, kamusal kötülük üretir.

Bireysel hırs toplumsal yağmaya, kişisel çıkar kamu zararına, ticari rekabet fırsatçılığa, siyasi güç ayrıcalığa dönüşür.

Tüketim refah göstergesi olmaktan çıkar, gösteriş yarışına dönüşür.

Ve en tehlikelisi; iyilik yapan insan kendisini aptal hissetmeye başlar.

Bir toplum için asıl kırılma noktası budur.

Çünkü iyilik yalnızca ahlaki bir tercih değil, toplumsal bir sermayedir.

Dürüst tüccar ekonominin, işini hakkıyla yapan memur devletin, liyakatli yönetici kurumun, hakkaniyetli siyasetçi demokrasinin, komşusunun derdiyle ilgilenen insan da toplumun sermayesidir.

Bu görünmeyen servet tüketildiğinde onu para basarak yeniden satın alamazsınız.

Aynı şekilde mutluluk da yalnızca gelir artışıyla yeniden üretilemez. İnsanların birbirine güvenmediği, adalet duygusunu kaybettiği ve herkesin kendisini başkalarıyla kıyasladığı bir toplumda zenginlik arttıkça huzursuzluk da artabilir.

Bugün Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri yalnızca ekonomik büyüklük değil, nasıl bir toplum olduğumuz ve nasıl bir mutluluk anlayışını benimsediğimizdir.

Değerleri aşınmış bir toplumda ekonomik düzen de aşınır. Güvenin olmadığı yerde sözleşmeler ve denetimler çoğalır; fakat dürüstlük ve adalet duygusu kendiliğinden güçlenmez.

Kurumlar büyürken toplum küçülebilir.

Toplumsal çürüme bir günde başlamaz. Önce küçük bir haksızlık normalleşir. Sonra yalan mazur görülür. Torpil “işini bilmek” sayılır. Kamu hakkı “nasıl olsa herkes yapıyor” denilerek meşrulaştırılır.

Sonunda insan kötülüğü kötülük olarak görmemeye başlar.

Çürümenin en tehlikeli aşaması, kötülüğün normal kabul edilmesidir.

Bunun bir başka sonucu da iyi ile kötünün, mutluluk ile gösterişin birbirine karıştırılmasıdır.

Zengin olanın mutlu, güçlü olanın başarılı, çok tüketenin özgür olduğu sanılır.

Oysa gerçek mutluluk, başkaları üzerinde kurulan hâkimiyetten değil, insanın kendi hayatı üzerinde kurabildiği anlamlı hâkimiyetten doğar.

Asıl soru “Bu ülkede neden kötülük var?” değil, şudur; “biz hangi kötülükleri ödüllendiriyoruz ki iyilik giderek pahalılaşıyor?”

Dürüst olmak, adil davranmak, liyakatli olmak, hakkını aramak ve insan kalmak pahalı hale gelmişse yalnızca bireyler değil, toplum da bedel ödüyor demektir.

Yarına daha büyük binalar, daha çok tüketim ve daha yüksek rakamlar mı bırakacağız?

Yoksa çocuklarımızın birbirine güvenebildiği, doğru ile yanlışı ayırt edebildiği ve mutluluğu yalnızca zenginlikte aramadığı bir toplum mu?

Yarının Türkiye’si için en büyük ekonomik reform yalnızca faiz oranlarını veya vergi sistemini değiştirmek değildir.

İyiliğin ve gerçek mutluluğun yeniden değerli hale gelmesini sağlamaktır.

Dürüst insanın kaybetmediği, liyakatlinin ezilmediği, hakkını arayanın yalnız bırakılmadığı, emeğin karşılığını bulduğu, kamu hakkının korunduğu, gücün hukukun önüne geçmediği ve insanın insana güvenebildiği bir düzen kurabilmektir.

Bunun için yalnızca ahlaki çağrılar yetmez. Kamu ihalelerinde şeffaflık, liyakate dayalı atama, etkili denetim, bağımsız yargı, sendikal haklar, kayıt dışılığın azaltılması ve gelir dağılımının iyileştirilmesi gibi kurumsal düzenlemeler gerekir.

Bunun yanında mutluluk ölçütlerini de yeniden düşünmeliyiz.

Başarıyı yalnızca servetle, gücü yalnızca başkalarını yönetmekle, mutluluğu yalnızca tüketimle ölçen bir toplum, ne kadar zenginleşirse zenginleşsin iç huzurunu kaybedebilir.

Gerçek mutluluk; temel ihtiyaçların karşılandığı, insanın kendisini güvende hissettiği, emeğinin değer gördüğü, ilişkilerinin sahici olduğu, geleceğe dair umut taşıdığı ve hayatını anlamlı bulduğu yerde ortaya çıkar.

Bu nedenle zenginlik ile mutluluğu birbirine eşitlememeliyiz.

Zenginlik iyi bir hayat kurmaya yardımcı olabilir; fakat iyi hayatın kendisini satın alamaz.

Güç, engelleri kaldırabilir; fakat vicdanın huzurunu, dostluğun samimiyetini ve toplumun güvenini satın alamaz.

Çünkü bir ülkenin en büyük ekonomik kaybı parasını değil, insanlarının birbirine olan güvenini ve birlikte mutlu olma kapasitesini kaybetmesidir.

Unutmayalım; iyilik yalnızca güzel insanların kişisel tercihi değildir. İyilik, toplumun görünmeyen altyapısıdır.

Mutluluk da yalnızca zengin ve güçlü olanların ayrıcalığı değildir. Mutluluk, adil ve güvenli bir toplumda herkesin ulaşabilmesi gereken ortak bir moral değeridir.

O altyapı çöktüğünde yollar, köprüler, fabrikalar ve binalar ayakta kalabilir; ama toplum ayakta kalamaz.

Bu yüzden sormamız gereken sorular şunlardır:

İyi ve kötü nedir?

Doğru ve yanlış nedir?

Mutlu olmanın anahtarı nedir?

Zenginlik ve güç, mutluluğun kendisi midir; yoksa yalnızca ona ulaşmak için kullanılabilecek araçlar mıdır?

Ve en önemlisi; işyiliğin, adaletin, güvenin ve gerçek mutluluğun yeniden kazanması için neyi değiştirmemiz gerekiyor?