Karl Marx, kötülüğü yalnızca bireyin ahlaki zaaflarında değil, ekonomik sistemin yapısında da arıyordu.
Emeğin sömürülmesi, insanın kendi emeğine yabancılaşması ve ekonomik ilişkilerin insan ilişkilerinin önüne geçmesi bize şunu gösterir:
Kötülük bazen kötü insanların davranışı değil, kötü davranışları ödüllendiren düzenin kendisidir.
Bir toplumda dürüst insan kaybediyor, hakkını arayan yoruluyor, liyakatli kişi kenarda kalıyor ve bunların karşısında torpil, kayırmacılık, gösteriş ve güç kullanımı ödüllendiriliyorsa sorun yalnızca insanların ahlakında değildir.
Sorun, ahlaksızlığı rasyonel bir davranış haline getiren toplumsal düzendedir.
İnsan, içinde yaşadığı düzenin de ürünüdür.
Çocuklara “dürüst ol”, “çalışırsan başarırsın” ve “liyakat önemlidir” derken onların gözleri önünde dürüst olmayanların, çalışmadan yükselenlerin ve ilişkileri sayesinde öne geçenlerin kazandığını gösterirsek, ahlak ile başarı arasındaki bağı koparırız.
Bir süre sonra toplumun çocukları söylenenlere değil, ödüllendirilen davranışlara inanır.
Çünkü toplumlar öğütlerle değil, örneklerle eğitilir.
Aynı durum mutluluk anlayışı için de geçerlidir. Başarı zenginlikle, güç başkalarını yönetmekle, mutluluk da daha fazla tüketmekle tanımlanırsa insanlar iç huzurlarını değil, başkalarının onayını kovalamaya başlar.
İnsan, kendi hayatını kurmak yerine başkalarının hayatıyla yarışır.
Kendi değerini sahip olduklarıyla değil, başkalarından ne kadar üstün göründüğüyle ölçer.
Bu yarışın sonu yoktur. Çünkü her zaman daha zengin, daha güçlü, daha gösterişli biri vardır.
Thomas Malthus’un kıtlık, savaş, hastalık ve yoksulluk üzerinden hatırlattığı temel gerçek de burada önem kazanır; kaynaklar sınırlıdır.
Bugün yalnızca ekmeğin, suyun, enerjinin veya paranın kıtlığından söz etmiyoruz. Çağımızın önemli kıtlıklarından biri de ahlaki ve duygusal kaynakların azalmasıdır.
Güven, sabır, merhamet, dayanışma ve adalet duygusu aşınıyor. İnsan, kendisine doğrudan fayda sağlamayan değerleri taşımak istemiyor.
Oysa bazı şeylerin fiyatı vardır ama değeri yoktur. Bazı şeylerin ise fiyatı yoktur; fakat kaybedildiğinde bedeli ağırdır.
Güven, adalet, vicdan, dostluk, aidiyet ve anlam gibi…
Mutluluğun anahtarı da çoğu zaman bu değerlerin içinde saklıdır.
İnsan yalnızca sahip olduklarıyla değil, hayatının anlamlı olduğuna, ilişkilerinin gerçek olduğuna ve geleceğinin bütünüyle tehdit altında bulunmadığına inandığında mutlu olabilir.
Bu nedenle toplumun mutluluk değerleri ile zengin ve güçlü olma arzusunu birbirinden ayırmak gerekir.
Güç, insanın hayatını kolaylaştırabilir; fakat onu sevilen, saygı duyulan veya vicdanen huzurlu biri haline getirmez.
Çok şeye sahip olmak, insanın kendisiyle barışık olduğu anlamına gelmez.
Çok insan tanımak, gerçek bir dostluğa sahip olmak demek değildir.
Başkaları üzerinde etkili olmak, insanın kendi hayatına hâkim olduğu anlamına gelmez.
Çek ekonomist Tomáš Sedláček’in vurguladığı gibi ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir; arkasında insanın arzuları, korkuları, hırsları, umutları ve değerleri vardır.
Bu nedenle ekonomi, “İyi nedir, kötü nedir?” sorusundan bağımsız düşünülemez.
Büyümeyi, enflasyonu, faizi, döviz kurunu, ihracatı ve bütçeyi konuşuyoruz. Ancak bir ülkenin ekonomik geleceğini belirleyen başka bir soru daha var; bu ülkede insanlar birbirlerine ne kadar güveniyor ve ne kadar mutlu yaşayabiliyor?
Güvenin olmadığı ekonomide herkes birbirinden korunmaya çalışır. Maliyet yükselir, dayanışma azalır ve fırsatçılık büyür.
İnsanlar sahip olduklarını korumak için daha fazla duvar, kamera, sözleşme ve güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyar; fakat kendilerini gerçekten özgür hissetmeyebilir.
Ekonomik belirsizlik de yalnızca satın alma gücünü azaltmaz. İnsanların geleceğe ilişkin umutlarını, ilişkilerini ve yaşamdan duyduğu memnuniyeti etkiler.
Sürekli kaygı içinde yaşayan bir toplumda zenginleşme ihtimali bile mutluluğu garanti etmez.
Toplumun kaygılarla biriktirebileceği tek sermaye; korkularıdır.
Yarın “İyiliğin tekrar değeri hale gelmesi”.