Bir komisyon kuruluyor. Aylarca çalışıyor. Kapalı kapılar ardında müzakereler yürütülüyor. Sonunda kapsamlı bir rapor kamuoyuna sunuluyor. “Tarihi fırsat” deniyor, “yeni dönem” deniyor, “cesur adım” deniyor. Peki aynı cesaret, bu metni milletin önüne koyup “Ne diyorsunuz?” demeye neden yetmiyor?
Bu rapor bir referanduma gitse kaç oy alır?
Yüzde elliyi aşar mı?
Yüzde kırka ulaşır mı?
Yoksa yüzde yirmilerde mi kalır?
Eğer üçüncü ihtimal daha gerçekçi görünüyorsa, o zaman halkın önüne gitmeme tercihinin sebebi de burada mı aranmalıdır? Sandıktan çıkabilecek bir “hayır” ihtimali mi ürkütücüdür? Yoksa halkın tereddüdü, sürecin meşruiyetini zayıflatır korkusu mu ağır basmaktadır?
Seçimlerden hemen önce hatırlayalım: Kullanılan dil neydi? Hangi kararlılık vurgulanıyordu? Hangi kırmızı çizgiler dile getiriliyordu? “Asla” denilenler, “asla masaya gelmez” denilen başlıklar, bugün hangi çerçevede konuşuluyor? Dün meydanlarda alkış alan cümlelerle, bugün komisyon metinlerinde yer bulan ifadeler arasında bir ton farkı yok mu?
Seçim kampanyasında güvenlik eksenli, tavizsiz bir söylem hâkimken; seçim sonrasında daha esnek, daha müzakereci bir dilin öne çıkması doğal bir siyaset esnekliği midir? Yoksa seçmene söylenenle, masada konuşulan arasında bir mesafe mi oluşmuştur?
Eğer politika değişmişse, bunun izahı neden doğrudan millete yapılmaz? “Şartlar değişti, biz de pozisyonumuzu revize ettik” demek mi zor? Yoksa mesele, bu değişimin toplumda beklenen karşılığı bulamayacağı endişesi midir?
Bir de işin en hassas tarafı var: Şehit aileleri.
Bu ülkenin en ağır bedelini ödemiş insanlar… Evlatlarını, eşlerini, kardeşlerini toprağa vermiş aileler… Onlara bu rapor soruldu mu? Onların kanaati alındı mı? Onlar bu sürecin neresinde?
Bir şehit annesi, televizyon ekranında bu raporun maddelerini dinlerken ne hissediyor olabilir? “Oğlum bunun için mi toprağa düştü?” diye soruyorsa, bu soruya kim cevap verecek? Bir gazi, kaybettiği uzvuna bakarken, atılan adımların anlamını nasıl tartacaktır? Onun rızası alınmadan yürütülen bir süreç, vicdani olarak ne kadar sağlamdır?
Elbette devlet politikası yalnızca duygularla şekillenmez. Elbette strateji, güvenlik, diplomasi gibi unsurlar hesaba katılır. Ama şehit ailelerinin duygusu bu toplumun ortak vicdanının bir parçası değil midir? Onları sürecin dışında bırakmak, yalnızca bireysel bir kırgınlık değil, toplumsal bir yarılma üretmez mi?
Şu soru da önemli değil mi: Eğer bu rapor gerçekten ülkenin geleceği için doğruysa, şehit ailelerine bunu anlatmak ve onları ikna etmek gerekmez mi? Onların gözünün içine bakarak “Bu adım, yeni acıların yaşanmaması için” denebiliyor mu? Denemiyorsa, neden?
Toplumsal mutabakat denilen şey, en çok da en ağır bedeli ödeyenlerin rızasıyla anlam kazanmaz mı?
Bir başka açıdan bakalım. Hukuki prosedürler tamamlanmış olabilir. Komisyon yetkili olabilir. Meclis çoğunluğu destek verebilir. Ama meşruiyet sadece hukuki midir? Toplumun geniş kesimlerinin zihninde soru işaretleri varsa, bu boşluk hangi teknik maddeyle doldurulacaktır?
Halk seçimlerde ülkenin kaderini belirleme yetkisine sahip görülüyor. Cumhurbaşkanını seçiyor, milletvekilini seçiyor, belediyesini seçiyor. Ama sıra böylesine kritik bir metne geldiğinde neden “uzmanlık” duvarı yükseliyor? Halk ülkeyi yönetecek kadroyu seçebilecek ferasete sahip de, bu kadronun hazırladığı metni onaylayacak ehliyete sahip değil mi?
“Bu mesele karmaşık” denebilir. Peki hangi büyük mesele basit olmuştur? Anayasa değişiklikleri, uluslararası anlaşmalar, tarihî kararlar… Hepsi teknik değil midir? Buna rağmen referanduma gidilen örnekler yok mudur?
Yoksa burada asıl kaygı, halkın beklenmedik bir tercih yapma ihtimali midir?
Sandık risklidir, evet. Ama demokrasi zaten bu risk üzerine kurulu değil midir? Eğer sonuç garanti değil diye halka gidilmiyorsa, o zaman rıza üretmek yerine rızayı varsaymak gibi bir kolaycılığa mı sığınılmaktadır?
Bir başka soru daha: Bu rapor uygulamaya konduktan sonra toplumsal gerilim artarsa, güvenlik algısı zedelenirse, şehit ailelerinde derin bir kırgınlık oluşursa, sorumluluk kimde olacaktır? “Komisyon böyle uygun gördü” demek yeterli mi olacaktır? Yoksa o gün geldiğinde yine milletin birliği, beraberliği hatırlatılıp fedakârlık mı istenecektir?
Oysa en başta millete danışmak, yükü de sorumluluğu da paylaşmak değil midir? “Kararı birlikte aldık” diyebilmek, ileride doğacak sıkıntıları da birlikte göğüslemek anlamına gelmez mi?
Belki de mesele güven meselesidir. Halkın sağduyusuna güveniliyor mu, güvenilmiyor mu? Eğer güveniliyorsa, sandık neden ağır bir ihtimal olarak görülüyor? Güvenilmiyorsa, bu güvensizlikle uzun vadeli bir siyaset inşa etmek mümkün müdür?
Şehit ailelerinin kalbinde oluşacak bir kırgınlık, yalnızca birkaç ailenin meselesi değildir. Bu toplum, onların acısını kendi acısı sayarak bugüne geldi. Şimdi onların tereddüdü görmezden gelinirse, yarın ortak hafıza nasıl korunacaktır?
Ve seçim meydanlarında verilen sözler… Dün söylenen cümlelerle bugün atılan adımlar arasındaki fark, seçmenin zihninde bir soru doğurmuyor mu? Seçim öncesi sertlik, seçim sonrası esneklik… Bu değişim stratejik bir zorunluluksa, neden açıkça anlatılmıyor? Neden milletle dürüst bir muhasebe yapılmıyor?
Sonuçta mesele yalnızca bir komisyon raporu değildir. Mesele, kararların kaynağıdır. Kararın arkasında milletin açık iradesi mi vardır, yoksa millet adına verilmiş bir karar mı?
Halka sorulmayan bir tercih, hukuken mümkün olabilir. Ama vicdanen ne kadar güçlüdür? Şehit annesinin gözyaşı, gazi çocuğunun sorusu, seçim meydanlarında verilen sözlerin yankısı… Bunlar hesaba katılmadan atılan adımlar, uzun vadede sağlam bir zemin bulabilir mi?
Belki de en basit yol en zor olandır: Çıkıp millete sormak. “Buyurun, karar sizin” demek. Eğer toplum bu raporu gerçekten sahiplenirse, süreç tartışmasız güç kazanır. Eğer sahiplenmezse, eksikler görülür, yeniden düşünülür.
Ama sormamak… Sormamak her zaman bir gölge bırakır.
O gölge, yarın daha büyük bir sorgulamaya dönüşmez mi?