Orta Doğu yine dünyanın kalbinin attığı yer hâline geldi. Gazze savaşıyla yükselen tansiyon, şimdi daha büyük bir sorunun etrafında dönüyor: İsrail ile İran arasında doğrudan bir savaş çıkar mı? Ve belki daha önemlisi, Amerika gerçekten böyle bir savaşa izin verir mi?

Bu sorular sadece bugünün değil, son kırk yılın soruları. Çünkü İran ile İsrail arasındaki gerilim bir sınır anlaşmazlığından değil, iki farklı dünya tasavvurundan besleniyor.

1979’daki İran devriminden sonra Tahran yönetimi İsrail’i meşru görmeyen bir çizgiye yerleşti. İsrail ise İran’ın nükleer programını varoluşsal bir tehdit olarak okumaya başladı. Böylece iki ülke arasında doğrudan savaş olmasa bile sürekli büyüyen bir gölge savaş başladı.

Suikastlar, siber saldırılar, vekil güçler, sabotajlar…

Ortadoğu’nun karanlık diplomasisi büyük ölçüde bu mücadele etrafında şekillendi.

Amerika gerçekten fren olur mu?

Bugün en çok sorulan soru şu: Washington, İsrail’i İran konusunda gerçekten dizginleyebilir mi?

Teorik olarak evet. Çünkü İsrail’in güvenlik mimarisinin en önemli dayanağı hâlâ Amerika Birleşik Devletleri.

Ama pratikte işler daha karmaşık.

Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail siyaseti uzun zamandır İran tehdidini en üst düzeyde tutuyor. Buna karşılık Joe Biden yönetimi bölgede büyük bir savaştan özellikle kaçınmaya çalışıyor.

Çünkü Washington için mesele sadece İsrail’in güvenliği değil.

Petrol fiyatları
küresel ekonomi
Çin rekabeti
ve yaklaşan seçimler

Hepsi aynı denklemin içinde.

Amerika’nın son yirmi yıldaki Irak ve Afganistan tecrübesi, Orta Doğu’da savaş başlatmanın kolay ama bitirmenin zor olduğunu gösterdi. Bu nedenle Washington genellikle iki hedef arasında denge kurmaya çalışıyor:

İsrail’i korumak
ama bölgesel savaşı önlemek.

Sorun şu ki, krizler bazen planlardan daha hızlı ilerler.

İran gerçekten yalnız mı?

Dışarıdan bakıldığında yaptırımlar altında bir ülke görüntüsü veren İran aslında bölgede geniş bir etki ağı kurmuş durumda.

Lübnan’da Hizbullah
Irak’ta milis gruplar
Suriye’de askeri varlık
Yemen’de Husiler

Bu tablo İran’a doğrudan savaşmadan güç üretme imkânı sağlıyor.

Bu yüzden İsrail’in İran’a atacağı bir adım, sadece iki ülkeyi değil tüm bölgeyi ateşe atabilir.

Bir füze bazen bir cepheyi değil, bir zincirleme krizi başlatır.

Orta Doğu tarihinin en sık tekrarlanan dersi budur.

“Arz-ı Mevud” tartışması

Bölgedeki tartışmalarda sık sık dile getirilen bir başka mesele de “Arz-ı Mevud” söylemi. Özellikle İsrail’in yayılmacı bir strateji izlediğini savunan çevreler bu kavramı merkeze yerleştiriyor.

Gerçekten böyle bir plan var mı?

Bu soruya verilecek cevap siyaset ile ideoloji arasındaki farkı anlamayı gerektiriyor.

İsrail içinde tarihsel ve dini referansları siyasal argüman olarak kullanan akımlar var. Fakat aynı ülkede daha pragmatik ve güvenlik merkezli düşünen geniş bir siyasi alan da bulunuyor.

Devlet politikası çoğu zaman mitlerle değil çıkar hesaplarıyla şekillenir.

Ama mitler siyasetin dilini etkiler.

Bu nedenle bu tartışma tamamen hayal ürünü de değildir, tamamen devlet planı da.

Daha çok ideoloji ile stratejinin iç içe geçtiği gri bir alan.

Sırada Türkiye mi?

Türkiye’de sıkça dile getirilen bir endişe var: İran’dan sonra hedef Türkiye olabilir mi?

Bu soruyu sağduyuyla ele almak gerekiyor.

Türkiye askeri kapasitesi, coğrafi konumu ve ittifak ilişkileri nedeniyle bölgenin sıradan bir ülkesi değildir.

Doğrudan askeri hedef hâline gelmesi gerçekçi görünmez.

Ama büyük güç rekabeti açısından Türkiye her zaman kritik bir ülkedir.

Enerji yolları
Karadeniz dengesi
Kafkasya
Orta Doğu

Bu dört hattın kesiştiği bir ülke doğal olarak jeopolitik baskılara açık olur.

Bu baskı çoğu zaman tanklarla değil başka araçlarla gelir.

Ekonomik dalgalar
diplomatik gerilimler
ve vekil krizler.

Modern jeopolitik çoğu zaman görünmeyen yöntemlerle yürür.

Rusya ve Çin kenarda durur mu?

Ortadoğu’daki büyük bir savaşın sadece bölgesel kalacağını düşünmek de gerçekçi değil.

Rusya ve Çin bu denklemin dışında kalamaz.

Rusya için İran, Batı’ya karşı önemli bir stratejik ortak hâline geldi. Ukrayna savaşından sonra iki ülke arasındaki askeri ve teknolojik temaslar daha da yoğunlaştı.

Çin için ise mesele daha çok enerji güvenliği.

Körfez bölgesinde çıkacak büyük bir savaş dünya ekonomisini sarsar. Bu da en çok üretim ve ticaret sistemine dayanan Çin’i etkiler.

Bu nedenle Pekin genellikle yangını büyüten değil, kontrol altında tutmaya çalışan bir rol oynuyor.

Ama uluslararası siyaset bazen istemeden taraf olmayı da beraberinde getirir.

Tarihin uyarısı

Ortadoğu’da krizler çoğu zaman “kontrollü gerilim” olarak başlar.

Sonra kontrol kaybolur.

1914’te kimse dünya savaşını planlamıyordu.
1967’de altı günün tarihi değiştireceği düşünülmemişti.
2003’te Irak savaşının bölgeyi bu kadar sarsacağı öngörülmemişti.

Ortadoğu’nun sorunu sadece siyaset değil.

Hafıza.

Geçmişin yükü bugünün kararlarını ağırlaştırır.

Belki de asıl mesele

Bugün belki de yanlış soruyu soruyoruz.

“Savaş çıkar mı?” yerine şu soruyu sormak gerekiyor:

Savaş ihtimali kimlerin işine yarıyor?

İran için caydırıcılık mı?
İsrail için güvenlik mobilizasyonu mu?
Amerika için bölgesel kontrol mü?
Büyük güçler için stratejik pazarlık mı?

Bazen savaşın kendisi değil, ihtimali en güçlü araçtır.

Orta Doğu’da siyaset çoğu zaman gerçeklerle değil ihtimallerle yapılır.

Ama tarihin acı tarafı şudur:

İhtimal olarak başlayan krizler, bazen gerçek savaşlara dönüşür.

Ve o noktadan sonra soruların yerini sonuçlar alır.