“Bir şehir var, Adana şehri. Safi sırçadan, tiril tiril yanar gece gündüz. Aynen güneş gibi.”
— Yaşar Kemal, İnce Memed
Yaşar Kemal, İnce Memed’de Adana’yı Dursun’un ağzından böyle anlatır. Dağ köylüsünün gözünde Adana, gece gündüz ışıl ışıl yanan, insanı kendine çeken bir umut şehridir.
Bu kez ben o ışığın içindeyim; hem Kültür ve Turizm Bakanlığının altıncısını düzenlediği Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin davetlisi olarak hem de memleketine dönen biri olarak.
Festival, Orhan Kemal’in öykülerinden tanıdığımız o dünyanın tam ortasında açıldı: Yapımı 1900’lü yıllara uzanan eski mensucat fabrikasının, bugünkü Adana Müze Kompleksi’nin bahçesinde. Gazetecilerden ünlü şeflere, şehit ailelerinden kentin önde gelenlerine uzanan kalabalık bir açılıştı. Alan özenle hazırlanmış, Adana’nın kendine has dokusunu yansıtan bir kurulum yapılmıştı.
Protokolsüz bir açılış
Açılış konuşmasını yapan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı’da gözüme takılan ilk şey sıcaklığı oldu. Alana son derece samimi girdi. Protokolün o alışılmış soğukluğu, rahatsız edici mesafesi yoktu. Herkesle kucaklaştı, sohbet etti.
Açılışın bana göre en güzel anı ise kürsüde değil, kürsünün hemen yanında yaşandı. Yöresel kıyafetleriyle festivale renk katan Down sendromlu gençler, Bakan Yardımcısı Yazgı’nın etrafını sardı. Yazgı onlarla aceleyle bir fotoğraf verip geçmedi. Gençlerden Kemal’in omzuna kolunu attı, eğildi ve anlattıklarını dikkatle dinledi. Kemal elini açmış, bir şeyler anlatıyordu; Yazgı ise sanki o an orada ondan başka kimse yokmuş gibi dinliyordu.
Sohbet bitince Kemal bu kez bize döndü. Tek tek hepimizin yanına gelip elimizi sıktı, her birimize “Hoş geldiniz” dedi. O an anladım: Festivalin asıl ev sahibi oydu. Adana misafirperverliğinin en içten halini protokolden değil, Kemal’den gördük.

Fotoğraf: Berna Can
Bu sahne bana şunu düşündürdü: Kültür yalnızca sahnede olanların değil, herkesin. Engelli bireylerin protokolün kenarında değil, tam ortasında, fotoğrafın merkezinde durduğu bir festival, kapsayıcılık üzerine yapılacak bütün konuşmalardan daha çok şey söylüyor. Görünür olmak, dinlenmek, ciddiye alınmak... Down sendromlu gençlerin ve ailelerinin en çok ihtiyaç duyduğu şey belki de tam olarak bu. O birkaç dakikalık sohbet, bana bu festivalin asıl kazancını hatırlattı.
Vali Mustafa Yavuz ise konusuna son derece hakimdi. Adana’ya dair verdiği örnekler, açık söyleyeyim, beni bile duygulandırdı. “Adana’nın bereketi yalnızca toprağında değil, insanında da” diyen Yavuz, konuşması boyunca bana Orhan Kemal’in Murtaza’sını, o fabrika avlularını hatırlattı.

Şehrin kültürüne, insanına ve değerlerine bu kadar aşina bir vali görmek, bu dönemde doğrusu beni şaşırttı. Şaşırmayı özlemişiz, yalan değil.
Kültür Yolu Festivali neden önemli?
Festival denince akla önce müzik, yemek ve eğlence geliyor, biliyorum. Ama bir de bunların hepsinin bir arada olduğu Türkiye mozaiğini düşünün.
Her bölgesi ayrı zenginlik, her şehri ayrı güzellik olan bir ülkeden söz ediyoruz. Hepimizin aynı topraklarda yaşadığı ama her zaman “aynı gemide” olmadığı bir dönemde, “Biriz, birbirimizi biliriz” duygusunda buluşabildiğimiz neredeyse tek alan bu.
Bir Adanalının Ege’yi, Egelinin Doğu’yu kucaklama çabasına ilk elden tanıklık edebileceğiniz, şehirlere umut, barış ve gururu bir arada yaşatan ender etkinliklerden biri.
Kültür ve Turizm Bakanlığı burada bir alkışı hak ediyor. Bir alkış da yurda kazandırılan eserler için. Açılışa katılan Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı, kültür varlıklarının iadesine ve artık herkesin bildiği Göbeklitepe’ye ciddi emek vermiş bir bürokrat. Yerel basına ayrılan zamandan çalmamak için sormak istediğim soruları soramadım ama bu bilgiyi sizinle paylaşmakta fayda gördüm.
Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde köylüler, Memed’i unutmamak için her yıl Dikenli Düzü’nün dikenlerini ateşe verir. Bu topraklarda hafıza böyle yaşatılır. Yurda dönen her eser, bir şehrin, bir milletin hafızasına geri eklenen bir sayfa. Hafıza her şeydir.
Bütçedeki payı artmalı mı?
TBMM’de 2027 bütçe görüşmeleri sürüyor. Perşembe günü komisyonda Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un günüydü. Bakanlık bütçesinin konuşulduğu bu haftada bu geziye özellikle, bile isteye katıldım.
Rakamlar şöyle: Türkiye 2026’nın ilk 9 ayında 49,1 milyon ziyaretçi ağırladı ve 51,3 milyar dolar turizm geliri elde etti. Gelir geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,4 arttı, ziyaretçi sayısı ise yüzde 1,7 azaldı. Bakanlığın 2026 hedefi 68 milyar dolar. Bunun için son çeyrekte geçen yılın yaklaşık yüzde 10 üzerinde bir gelir gerekiyor.
Hedef tutar mı bilinmez. Ama şu kesin: Daha az ziyaretçiyle daha fazla gelir elde etmenin yolu, turisti yalnızca denize değil şehre, sofraya, hikayeye davet etmekten geçiyor. Kültür Yolu tam olarak bunu yapıyor.
İlk durak: Ciğerci Mehmet
Adana’yı bilen bilir; Büyük Saat bölgesinin en meşhur çarşısı Kazancılar’dır. Adana’ya gelip Kazancılar’a uğramamak olmaz. Sabahları ciğercileri, akşamları kebapçılarıyla ünlü bu sokak, kentin meşhur [festival adı] festivaline de ev sahipliği yapıyor.
Ciğerci Mehmet’te yedik, içtik, ağırlandık. Hesap mı? Hesap yok. Mehmet Usta masaya geldi: “Madem festival, madem Adana kültürü, helali hoş olsun, afiyet olsun hepinize” dedi.
Adana insanı böyledir işte. Pamuğa benzer: Dalından zorla koparamazsın ama toplamayı, yani tanımayı bildiğinde pamuk gibidir.
Park Zirve’de şeflerle buluşma
“Adana’nın lezzetleri kimin elinden çıkıyor?” durağımız, göl manzaralı Park Zirve’ydi. Şahane bir mutfak vitrini ve festivale gerçek anlamda lezzet katan şeflerle güzel bir yemek yedik. Masanın en keyifli tartışması mı? Kebaba limon sıkılır mı? Sıkılır, ama limon değil, turunç.
Akşam konserleri
Merkez Park’a dev bir sahne kurulmuş. Festivali ilk akşam Sagopa Kajmer açtı ve parkı gençlerle doldurdu. Program dokuz gün boyunca her akşam saat 21.00’de, ücretsiz olarak sürecek: Bu akşam Ahmet Şafak, yarın Sefo sahnede. 10 Kasım’da Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası Atatürk’ün sevdiği şarkılar ve aryalarla Ata’yı anacak. Ardından Serkan Kaya, Simge, Ebru Yaşar ve Demet Akalın sahne alacak. 15 Kasım’daki kapanış gecesinde ise Murat Boz, hem Adana durağını hem de Kültür Yolu’nun 2026 yolculuğunu noktalayacak.
İsimler özenle seçilmiş; rapten popa, senfoniye uzanan bir yelpaze var.
Bu yolculukta bize eşlik eden Kültür ve Turizm Bakanlığı ekibine de ayrıca teşekkür borçluyum. Derya Hanım ve ekibine diyecek yoktu. Adı Derya Can olması bir yana, gerçekten candandılar. Hem konularına hem işlerine hakimdiler, misafirlerine de bir o kadar özen gösterdiler. Adana’nın sıcaklığını bir de onların inceliğiyle yaşadık.

Kısacası festival Adana’ya geldi, Adana’nın kültürü de festivale karıştı. Yaşar Kemal’in Dursun’u haklıymış: Adana hala tiril tiril yanıyor. Kebaba limon değil turunç sıkan, hesabı “helali hoş olsun”la kapatan bir şehrin hafızası kolay silinmez. Ve bir kez daha söylüyorum: Hafıza her şeydir.