Taşı farklı, toprağı farklı, havası farklı…

Benim şu “izledim, gördüm, biliyorum.” demelerim meşhur. Ama her yeni coğrafyada, her farklı iklimde bir kez daha anlıyorum ki aslında hiçbir şey bilmiyorum.

Geçtiğimiz hafta Suudi Arabistan’a bir ziyaretim oldu. Beni en çok şaşırtan şey hissettiğim aidiyet duygusuydu. Sanki bir tarafımın bu topraklarla bir bağlantısı vardı. Yabancılık çekmedim. Kuralları, kaideleri, yaşam biçimleri bizden çok farklı olsa da bir yanıma çok tanıdık geldi.

Peygamber Efendimizin kabrinin ve Kâbe’nin bulunduğu topraklarda olmak insana baş döndürücü bir farkındalık yaşatıyor. Yıllardır konuştuğunuz, düşündüğünüz, duyduğunuz, hayal ettiğiniz kutsal mekânlar karşınızda duruyor. Gerçekten gördüğüne inanamıyorsun. Başın dönüyor, kalbin doluyor ve oralara kavuşturana sonsuz şükrediyorsun.

Bu konuya girersem ne sayfalar yeter ne kelimeler… Zaten o manevi duyguları yorumlamayı da uygun bulmuyorum. Bazı şeyler yaşanır, hissedilir ve insanın içinde kalır.

Gelelim Arabistan’ın günlük hayatına…

İnsanları sempatik buldum. Türklere karşı gözle görülür bir sevgileri var. Buna, osmanlı’dan kalan yapıların tarihî izlerinin olması sebep olmuş olabilir. “Kardeş”, “bacı”, “hacı” gibi tanıdık hitaplar duyunca insan ister istemez gülümsüyor. Eller selama kalkıyor.

Bir tarafta yoksulluğun, eski yapıların, sade hayatların izleri; diğer tarafta son derece lüks binalar, gösterişli alışveriş merkezleri, modern oteller… Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi burada da farklı hayatlar yan yana.

Bir de klimalar var tabii!

Petrol zengini bir coğrafyada olduğunuzu elektrik tüketiminden ve klimaların çalışma biçiminden anlayabiliyorsunuz. Dışarıda sıcakla mücadele ederken içeri girdiğinizde, üşüyor hatta donuyorsunuz! Avrupa’da enerji fiyatlarının ve hayat pahalılığının ne kadar konuşulduğunu düşününce bu tezat insanın kıskanmasına sebep oluyor. Petrol vibe..

Su, elektrik, klima, ışıl ışıl dükkânlar… Her taraftan gelen mis gibi kokular. Güzel kokuya düşkünler. Ticareti var. Gelenler buradan koku almayı seviyorlar. Çarşılarda, otellerde, sokaklarda birbirinden farklı esanslar, tütsüler, parfümler, buhurlar…

Kadınların giyinme biçimleri, erkeklerin uzun beyaz kıyafetleri, sardıkları örtüler… Her şey size başka bir dünyada olduğunuzu anlatıyor.

Peki, bu farklılıklar karşısındaki şaşkınlığım ne kadar sürse beğenirsiniz? On dakika.

Bir baktım, onlardan biri olmuşum. Aralarında dolaşıyorum, yabancılık çekme sıfır.

Biraz bukalemun karakterli olduğumu kabul ediyorum.

Memur bir babanın kızıyım. Babamın tayinleri nedeniyle Türkiye’nin pek çok yerinde yaşadık. Yeni şehirlere, yeni insanlara, yeni hayatlara alışmak zorundaydık. Ben de kabullenmeyi karakter edindim.

Bu yüzden geride bıraktığım yere takılıp kalmamayı, yeni geldiğim yeri sahiplenmeyi öğrendim. Kaderimi sevmenin canımın acımamasının tek çaresi olduğunu fark etmiştim.

Şimdi düşünüyorum da ne güzel bir kazanımmış!

Gittiğim her yerde farklılıkları yadırgamak yerine anlıyorum. İnsanların nasıl yaşadığını, neye güldüğünü, neyi sevdiğini merak ediyorum. Kendimi o hayata adapte ediyorum.

Şimdi bu yolculuğun iki kıymetli şehrinden söz etmek istiyorum.

Mekke ve Medine…

Mekke, İslam dünyasının kalbi. Kâbe’nin bulunduğu, milyonlarca Müslümanın hac ve umre için ziyaret ettiği kutsal şehir. Mescid-i Haram, Safa ve Merve tepeleri, Arafat, Mina, Müzdelife… Yıllardır adlarını duyduğumuz, dualarımızda andığımız yerler.

Mekke’nin tarihi, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e uzanan derin bir manevi geçmiş taşıyor. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin doğduğu, ilk vahyin geldiği Hira Mağarası’nın bulunduğu şehir. Bugün yüksek binaları, büyük otelleri ve kalabalık caddeleriyle modern bir görünümü olsa da merkezinde bütün ihtişamıyla Kâbe duruyor. Kalplerdeki yer.

Medine ise bambaşka…

Peygamber Efendimizin hicret ettiği, İslam toplumunun şekillendiği, Mescid-i Nebevî’nin ve mübarek kabrinin bulunduğu şehir.

Mescid-i Kuba, Uhud Dağı, Cennetü’l-Bakî Kabristanı… Her biri ayrı bir hatıranın, ayrı bir tarihin izini taşıyor.

Her iki şehir de çok kalabalık. İnsanın içinde farklı duygular bıraksalar da öz aynı.

Bende Mekke heyecan, Medine huzur ve gözyaşı bıraktı. Bildiklerimin ne kadar sınırlı olduğunu gördüm. Başka bir ülke, başka bir kültür, sonunda yine vatanın.

Dönerken valizimde hediyeler, telefonumda fotoğraflar vardı. Ama asıl getirdiğim şey, içimde büyüyen şükürdü.

Yolculuk bitti, hisler bitmedi.

Duayla bitirmek istiyorum:

Allah’ım, o topraklara gitmeyi gönlünden geçiren, özleyen, hayalini kuran herkese nasip etsin. Gidenlere yeniden kavuşmayı, gitmeyenlere o güzelliği yaşamayı nasip etsin. Âmin.