Türkiye’de en çok konuşulan ama en az doğru tarif edilen kavramlardan biridir vefa…

Özellikle siyasette…

Hatta artık toplumun diline pelesenk olmuş bir cümle vardır:
“ Siyasette vefa yoktur…”

Peki gerçekten öyle midir?
Yoksa sorun vefanın ne olduğunun bilinmemesi midir?

Çünkü bu ülkede yıllardır “vefa” adı altında çok farklı ilişkiler meşrulaştırıldı.
Kimi zaman makam dağıtıldı, kimi zaman devlet imkânları belli çevrelere aktarıldı, kimi zaman da liyakatsizlik “dava arkadaşlığı” ambalajıyla süslendi.

Sonra da adına vefa denildi…

Oysa meseleye biraz dürüst bakınca insan ister istemez şu soruları soruyor:

Vefa nedir?

Devletin malını, milletin imkânını kendi yakınlarına dağıtmak mıdır?

Yandaşını zengin etmek midir?

Milletin büyük bölümü geçim derdi yaşarken belli insanların kısa sürede servet sahibi olması mıdır?

Sadece “bizden” diye bir insanı hak etmediği yerlere taşımak mıdır?

Eğer buysa kusura bakılmasın…
Bu vefa değil, başka bir şeydir.

Türkiye’de bu tartışma özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan üzerinden çok yapılır.
Destekleyenler onun için sık sık “çok vefalıdır” der.

Gerçekten de geçmişte yanında olmuş insanları unutmayan bir karakter çizdiği söylenir.
Bir dönem şoförlüğünü yapan bir insanın yıllar sonra önemli devlet kurumlarında görev aldığı örnekleri anlatılır.

Eğer bir insan gerçekten davaya, millete, ülkeye hizmet etmişse…
Ehliyeti, birikimi, liyakati varsa…
Devlet yönetiminde değerlendirilmesine kimsenin itirazı olmaz.

Bu zaten olması gerekendir.

Ama mesele burada düğümleniyor.

Çünkü bir insan sadece yakınlık ilişkileri sayesinde yükseliyorsa…
Tek vasfı sadakatse…
Bilgisi, kapasitesi, emeği yetersiz olduğu halde makam sahibi yapılıyorsa…
İşte orada vefa değil, adaletsizlik başlıyor.

Ve adaletsizlik bir süre sonra devleti içten içe çürütüyor.

Çünkü devlet akrabalıkla, arkadaşlıkla, mahallecilikle değil;
ehliyet, liyakat ve adaletle ayakta kalır.

Bugün Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri de budur.

İnsanlar artık sadece ekonomik kriz konuşmuyor.
Adalet duygusunun zedelenmesini konuşuyor.

Bir vatandaş yıllarca okuyup emek veriyor, sınav kazanıyor, mücadele ediyor…
Ama başka biri sadece birilerine yakın olduğu için önüne geçebiliyorsa…
İşte toplumun siniri orada bozuluyor.

Sonra da gençler umudunu kaybediyor.

Çünkü insanlar fakirliği bazen sineye çeker…
Ama haksızlığı kolay kolay unutmaz.

Bizim mahalleye gelelim…

Ülkücü hareketin içinde de yıllardır “vefa” kelimesi çok kullanılır.

“Canım dava arkadaşım…”
“Alın balım peteğim…”
“Öz kardeşim…”
“Ülküdaşım…”

Sonra ne olur?

İnsanlar hayattayken unutulur…
Kapılar yüzlerine kapanır…
Yıllarca emek verenler kenara itilir…
İşleri düşünce aranmayan insanlar ölünce methiyeler dizilir.

İşte ben buna vefa demem.

Bunun adı biraz sert olacak ama “ölü seviciliktir.”

Yaşarken kıymet vermediğin insanın tabutuna omuz vermek, gerçek vefa değildir.

Gerçek vefa;
insanı yaşarken hatırlamaktır.

Bir insanı hak ettiği yere getirmek vefadır.
Hak etmeyeni sırf senden diye bir makama taşımak ise hem o insana hem davaya kötülüktür.

Çünkü liyakatsiz şekilde verilen her makam;
hak eden bir insanın hakkının yenmesidir.

Bu yüzden bugün bizim mahallede de insanlar birbirine aynı soruyu soruyor:

Emek, ehliyet ve liyakatin gerçekten bir anlamı kaldı mı?

Yoksa artık tek kriter;
sadakat, biat ve yakınlık mı?

İşte asıl mesele budur.

Vefa;
devletin imkanlarını peşkeş çekmek değildir.

Vefa;
milletin alın terini korumaktır.

Vefa;
yetimin hakkını yememektir.

Vefa;
ehil insanı bulup göreve getirmektir.

Vefa;
adam kayırmak değil, hakkı teslim etmektir.

Çünkü bir ülkede liyakat ölürse…
Sadece kurumlar çökmez…
İnsanların devlete olan inancı da çöker.

Ve inanın…
Bir millet için en büyük yıkım budur.