Takvim yaprakları bazen sadece günleri değil, milletlerin hafızasını da taşır. 1 Mayıs ve 3 Mayıs… Biri alın terinin, diğeri kimlik şuurunun sembolü. Biri emeğin hakkını arayanların sesi, diğeri “Ben kimim?” sorusuna cesaretle cevap verenlerin günü. Ama ne acıdır ki, her iki gün de bu topraklarda olması gerektiği gibi yaşanamamış, çoğu zaman ya bastırılmış ya da anlamından koparılmıştır.

1 Mayıs… Dünyanın birçok yerinde işçinin bayramı olarak kutlanır. Emeğin sömürülmesine karşı bir duruştur. Fabrika dumanlarının, uzun mesai saatlerinin, güvencesizliğin ve alın terinin sembolüdür. Ama bizde çoğu zaman ya bir güvenlik meselesine indirgenmiş ya da ideolojik kavgalara kurban edilmiştir. Oysa mesele çok nettir: İnsan gibi yaşamak isteyen emekçinin hakkıdır bu. Ne eksik ne fazla.

3 Mayıs ise başka bir derinliğe işaret eder. 1944’te Türkçülük fikrini savunan aydınların, askerlerin, fikir insanlarının yargılandığı, zindanlara atıldığı günlerin yıl dönümüdür. 1944 Türkçülük-Turancılık Davası olarak tarihe geçen bu süreçte, başta Alparslan Türkeş olmak üzere birçok isim ağır bedeller ödemiştir. Sadece fikirlerinden dolayı… Sadece kimliklerini hatırlattıkları için…

Daha geriye gidelim. Sovyet coğrafyasında Joseph Stalin döneminde Türk kimliğini yaşatmak isteyenler kurşuna dizildi, sürgün edildi, Sibirya’nın dondurucu yalnızlığına terk edildi. Bu tabloyu sadece “başka bir ülkenin meselesi” diye geçiştirmek mümkün mü? Değil. Bu, insanlığın ortak utancıdır. Çünkü bir insanın kimliğini yaşaması, dilini konuşması, kültürünü sahiplenmesi suç olamaz.

Bugün dönüp baktığımızda ilginç bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Bir yanda emeğin değersizleştirildiği bir düzen, diğer yanda kimliğin tartışmaya açıldığı bir zemin. Üstelik bunu yapanlar bazen süslü cümlelerin arkasına saklanıyor. “Sentez” gibi kavramlarla bir milleti tarif etmeye kalkıyorlar. Oysa bir milleti sentez diye anlatmak, o milleti tanımamaktır. Tarihini bilmemektir. Şuurunu taşımamaktır.

Şunu açıkça söylemek gerekir:
Bir milletin kimliği pazarlık konusu olmaz.
Bir işçinin emeği de görmezden gelinemez.

İşte 1 Mayıs ve 3 Mayıs tam da bu yüzden kıymetlidir. Biri “Nasıl yaşıyoruz?” sorusunu sorar, diğeri “Kimiz?” sorusunu. Bu iki sorunun cevabını doğru veremeyen toplumlar ne adaletli olabilir ne de güçlü.

Bugün hâlâ bu iki günü gerektiği gibi, özgürce, hakkıyla kutlayamıyorsak; mesele sadece geçmişin hatırası değildir, bugünün eksikliğidir. Ama umutsuz değilim. Çünkü bu millet, ne zaman özünü hatırlasa ayağa kalkmayı bilmiştir.

Yakındır…
Hem emeğin hakkını aldığı, hem de kimliğin korkusuzca ifade edildiği günler yakındır.

O gün geldiğinde 1 Mayıs sadece bir takvim günü değil, adaletin bayramı olacak.
3 Mayıs ise sadece bir anma değil, şuurun dirilişi…

Ve biz o gün, gerçekten bayram yapacağız.