Türkiye’de siyaset uzun zamandır çok garip bir döngünün içine girmiş durumda. İktidarı eleştirenlerin önemli bir kısmı, günün sonunda eleştirdikleri yapıya benzemeye başlıyor. Bu durum sadece siyasi dilde değil, tavırda, üslupta, kriz yönetiminde ve güç kullanımına bakışta da kendisini gösteriyor.

CHP’nin yıllardır Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye yönelik en temel suçlamaları bellidir:

“Tek adamlık”, “hukuksuzluk”, “muhalefete baskı”, “tehdit dili”, “korku iklimi”…

Bu suçlamaların haklı ya da haksız olduğu üzerinden bir tartışma yapmak istemiyorum. Çünkü burada dikkat çekmek istediğim asıl mesele başka bir şeydir:

CHP’nin bugün ortaya koyduğu siyasi reflekslerin önemli bir kısmı, eleştirdiği iktidar anlayışına benzemeye başlamıştır.

İnsanlar artık sadece söylenene değil, davranışlara bakıyor.

Örneğin bir siyasetçinin özel hayatı kendisini ilgilendirir. Alkol tüketir ya da tüketmez; bu, bireysel tercih alanıdır. Buna kimsenin karışmaya hakkı yoktur. Ancak mesele özel hayat sınırını aşıp siyasi tavırlara, gece yarısı kulis savaşlarına, belediye başkanlarına yönelik hakaret ve tehdit iddialarına dönüşüyorsa, orada toplum doğal olarak karakter analizi yapmaya başlıyor.

Ben bu tabloya biraz ironik yaklaşarak “demek ki alkol şişede durduğu gibi durmuyormuş” değerlendirmesi yaptım. Çünkü ortada kontrolsüz öfke, tehdit dili ve baskıcı refleksler görülüyor.

Şimdi seçmen bütün bunlara bakınca ne düşünüyor?

CHP sürekli olarak Türkiye’de baskı iklimi oluştuğunu söylüyor. Peki aynı CHP içerisindeki belediye başkanları, parti içi muhalifler ya da farklı düşünen isimler üzerinde kurulan baskılar ne olacak?

Bugün CHP içerisinde yaşanan krizlere baktığınızda; sosyal medya linçleri, medya üzerinden itibarsızlaştırmalar, kulis tehditleri, liste savaşları ve güç gösterileri görüyorsunuz. İktidarı “korku siyaseti” yapmakla suçlayanların, kendi içlerinde benzer yöntemlere başvurması toplumda ciddi bir samimiyet problemi oluşturuyor.

Seçmen artık şunu soruyor:

“Sen daha kendi belediyeni, kendi partini, kendi iç tartışmanı demokratik şekilde yönetemiyorsan, yarın devleti nasıl yöneteceksin?”

Asıl problem de burada başlıyor.

Türkiye’de muhalefetin en büyük sorunu sadece seçim kaybetmek değildir. Asıl sorun, güven verememektir. Çünkü insanlar yalnızca iktidardan şikâyet etmiyor; yerine ne geleceğine de bakıyor.

CHP ise yıllardır yaptığı birçok hatada öz eleştiri yapmak yerine suçu sürekli başka yerlere yüklemeyi tercih ediyor. Yanlış aday çıkıyor, suç seçmende… Parti içi kriz oluyor, suç medyada… Belediye tartışmaları çıkıyor, suç “algı operasyonlarında”…

Sanki bütün adayları millet zorla belirlemiş gibi davranılıyor.

Oysa siyaset biraz da dönüp aynaya bakabilme işidir.

Toplum kibirli siyasetçiyi sevmez. Hele hele daha iktidara gelmeden “hesap soracağım”, “şunu yargılayacağım”, “bunu bitireceğim” dili kullananları dikkatle izler.

Çünkü vatandaş şunu düşünür:

“Bunlar muhalefetteyken böyle konuşuyorsa, iktidarda ne yaparlar?”

İşte tam da bu nedenle CHP’nin bugün yaşadığı temel problem, sadece oy problemi değildir; karakter ve güven problemidir.

İnsanlar ekonomik krizden bunalmış olabilir. Hayat pahalığından şikâyet ediyor olabilir. Ama yine de sırf öfke üzerinden şekillenmiş, sürekli tehdit dili kullanan, her eleştiriyi düşmanlık gören bir yapıya ülkenin teslim edilip edilmeyeceğini sorguluyorlar.

Çünkü toplum artık sadece “kim gitsin” sorusunu değil, “kim gelirse ne olur” sorusunu da soruyor.

Ve görünen o ki; CHP hâlâ bu soruya toplumu tatmin edecek netlikte bir cevap verebilmiş değil.