Uzunca bir zamandır bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda tereddüt ettim. Çünkü Türk dünyası adına yapılan her faaliyetin kıymetli olduğuna inanırım. İnsanları Türkistan’dan Anadolu’ya, Balkanlardan Kafkasya’ya uzanan ortak bir ülkünün etrafında toplamak kolay değildir. Ancak tam da bu sebeple, “Turan” gibi büyük bir idealin adını taşıyan faaliyetlerin eleştirilmesi gerektiğine de inanıyorum.
Macaristan’ın Bugaç bölgesinde düzenlenen ve kamuoyunda “Turan Kurultayı” olarak bilinen organizasyonların yedi tanesine bizzat katıldım. Yani uzaktan konuşmuyorum; gördüğümü, yaşadığımı ve yıllar içerisindeki gözlemlerimi yazıyorum.
İlk defa giden bir insan elbette etkilenebilir. Çadırlar, geleneksel kıyafetler, atlı gösteriler, okçuluk, savaşçı kıyafetleri, müzikler, bozkır atmosferi…
Bunların hiçbirini küçümsemiyorum.
Ama mesele şudur:
Bunun adı festival olabilir, kültür şöleni olabilir, tarihî canlandırma olabilir. Peki bütün bunlar tek başına “Turan Kurultayı” olmaya yeter mi?
Bana göre yetmez.
Yedi defa katıldığım bu organizasyonlarda yıllar içerisinde birbirinin benzeri programların tekrarlandığını gördüm. Türk dünyasının bugünkü meselelerinin bilim insanları, tarihçiler, gazeteciler, sanatçılar, sporcular, iş insanları ve gençler tarafından ciddi biçimde ele alındığı kapsamlı toplantılar nerede?
Türk Cumhuriyetlerinin ortak kültür politikaları nerede?
Dil meselesi, alfabe birliği, öğrenci değişimleri, üniversiteler arası iş birlikleri, ortak medya, ortak sinema, belgesel ve kültür projeleri nerede?
Birkaç dakikalığına at üzerinde Türk bayrağıyla dolaşmayı elbette alkışlarız. Ancak bunu Turan ülküsünün gerçekleşmesi veya Türk dünyasının büyük kurultayı gibi sunamayız.
Turan bir dekor değildir
Turan düşüncesini yalnızca otağ, at, ok, yay ve tarihî kıyafetlere sıkıştırmak bana göre bu büyük fikre yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Çünkü Türk dünyası sadece geçmişten ibaret değildir.
Bugün Türk dünyasının üniversiteleri, bilim insanları, mühendisleri, sanatçıları, sporcuları, girişimcileri ve gençleri var.
Öyleyse gerçek bir Turan Kurultayı geçmişi bugüne, bugünü de geleceğe bağlamalıdır.
Bir tarafta otağ kurulurken hemen yanında üniversiteler bilimsel toplantılar yapmalı. Bir tarafta geleneksel okçuluk yapılırken diğer tarafta Türk gençlerinin teknoloji projeleri sergilenmeli. Dede Korkut anlatılırken ortak sinema konuşulmalı, Manas Destanı okunurken ortak alfabenin geleceği tartışılmalıdır.
Kurultay dediğiniz şey yalnızca seyredilen değil, fikir üretilen yerdir.
Konuşulur, tartışılır, kararlar alınır ve bir sonraki kurultayda bunların hesabı verilir.
Aksi halde kurultay, zamanla yalnızca gösteriye dönüşür.
Yıllardır yapılıyor; peki geriye ne kaldı?
Bu kurultay yıllardır yapılıyor.
Peki bütün bu yılların sonunda Türk dünyasının kütüphanesine bırakılmış kaç kalıcı eser vardır?
Kaç kitap yayımlanmıştır?
Kaç bilimsel çalışma desteklenmiştir?
Kaç ortak araştırma projesi gerçekleştirilmiştir?
Kaç öğrenci değişim programına katılmıştır?
Kaç kalıcı kültür, sanat, spor veya medya projesi bugün hâlâ yaşamaktadır?
Ben bunları birilerini suçlamak için değil, “kurultay” kelimesinin hakkını aramak için soruyorum.
Organizasyonun arkasındaki Macar Turan Vakfı’nın başında antropolog ve araştırmacı Bíró András Zsolt bulunuyor. Vakıf, Macar geleneklerinin korunmasını, Macarların tarihî köklerinin araştırılmasını, Hun ve Türk dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesini amaçları arasında gösteriyor.
Bunlara itirazım yok.
Benim sorduğum daha somut:
Bunca yılın sonunda ortaya çıkan kalıcı eser nedir?
Her kurultaydan sonra bildiriler kitaplaştırılabilir, ortak araştırmalar yayımlanabilir, üniversiteler arasında projeler başlatılabilir, öğrenci değişim programları geliştirilebilir.
On yıl sonra bir araştırmacı kütüphaneye girdiğinde rafta on ciltlik bir Turan Kurultayı Külliyatı görebilmelidir.
İşte kalıcılık budur.
Yoksa birkaç gün at koşturup, otağ kurup, fotoğraf çektirip herkes ülkesine dönüyorsa geriye güzel hatıralar kalır ama kurumsal hafıza oluşmaz.
Her kurumsal temas Turan Kurultayı’nın başarısı değildir
Burada önemli gördüğüm başka bir ayrımı da yapmak gerekiyor.
Yunus Emre Enstitüsü’nün, Türk dünyasıyla ilgilenen kamu kurumlarının ve akraba topluluklara yönelik faaliyet yürüten kuruluşların Macaristan’da anlaşmalar yapması elbette kıymetlidir.
Ama bunların tamamını Turan Kurultayı’nın hanesine yazmak doğru değildir.
Çünkü Türkiye’nin bu kurumları Macaristan dışında dünyanın pek çok ülkesinde zaten faaliyet yürütüyor.
Türk dünyasında da faaliyet gösteriyorlar, Balkanlarda da, Avrupa’da da, Afrika’da da, İslam ülkelerinde de, Türk dünyasıyla doğrudan ilgisi olmayan ülkelerde de.
Kültür merkezleri açıyorlar.
Üniversitelerle protokoller imzalıyorlar.
Sempozyumlar düzenliyorlar.
Türkçe öğretiyorlar.
Ortak kültür programları yapıyorlar.
Dolayısıyla Macaristan’da yapılan her kurumsal anlaşmayı veya her kültürel faaliyeti “Turan Kurultayı sayesinde oldu” diye sunmak bana doğru gelmiyor.
Bu kurumlar zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür diplomasisinin bir parçası olarak dünyanın çok farklı coğrafyalarında faaliyet gösteriyor.
Ölçüyü kaçırmamak gerekir.
Kurultayın hakkını kurultaya verelim; devlet kurumlarının yaptığı işi de kendi adıyla değerlendirelim.
Türk-Macar ilişkileri görüntünün ötesine geçmeli
Bir başka mesele de Türk-Macar ilişkileridir.
Bir ülkenin heyetinin gelip çadırın önünde fotoğraf çektirmesi güzeldir.
Bir siyasetçinin Türk dünyası üzerine güzel sözler söylemesi de değerlidir.
Ama sonuç üretmiyorsa yeterli değildir.
Bayrakları yan yana koymak kolaydır; mesele o bayrakların temsil ettiği milletleri gerçekten birbirine yaklaştırabilmektir.
Gerçek Türk-Macar yakınlaşması üniversitede görülür.
Ticarette görülür.
Öğrenci değişiminde görülür.
Ortak tarih çalışmalarında görülür.
Medyada, sanatta, turizmde ve kalıcı ortak projelerde görülür.
Eğer ilişkiler sadece birkaç günlük törenlere, fotoğraflara ve siyasi söylemlere sıkışıyorsa yüzeysel kalır.
Üstelik bu tür organizasyonların iç siyasette dekor, sembol ve propaganda malzemesi olarak kullanılma ihtimalini de görmezden gelemeyiz.
Türk dünyasıyla yakınlık görüntüsü vermek siyaseten etkili olabilir.
Ama görüntü ile gerçek ilişki aynı şey değildir.
Bir başka acı gerçek bilinmelidir ki Avrupa ülkelerinde Türklere en çok vize reddi veren ülkelerden biri de Macaristan’dır. Bu çelişki karşısında Turan Kurultayı yöneticileri ne yapmıştır?
Devlet imkânları da tartışılabilmelidir
Bir başka rahatsızlığımı da açıkça ifade etmek istiyorum.
Türk dünyası adına yapılan faaliyetlerin gerçekten Türk dünyasına hizmet edip etmediği kadar, bu faaliyetlere kimlerin, hangi imkânlarla katıldığı da önemlidir.
Kamu kurumlarının yöneticileri elbette bu tür organizasyonlara katılabilir.
Ancak kamu imkânları kullanılıyorsa bunun ölçüsü şeffaflık ve kamu yararı olmalıdır.
Zaman zaman bu tür programların bazı yöneticiler açısından kültürel diplomasi faaliyetinden çok bir seyahat imkânına dönüştüğü yönünde eleştiriler duyuyoruz.
Yakınların veya organizasyonun amaçlarıyla doğrudan ilgisi bulunmayan kişilerin kamu imkânlarından faydalanarak bu tür programlara taşındığı yönünde iddialar varsa bunlar da açıklığa kavuşturulmalıdır.
Ben belgesiz şekilde herhangi bir kişiyi suçlamıyorum.
Ama şu soruyu sormak hakkımızdır:
Devletin imkânı Türk dünyasına mı hizmet ediyor, yoksa bazı insanların seyahat programına mı dönüşüyor?
Çünkü Türk dünyası meselesi turistik gezi değildir.
Ciddi bir devlet ve medeniyet meselesidir.
Gerçek bir Türk Dünyası Kurultayı nasıl olmalı?
Benim hayalimdeki kurultayda Türk devletlerinin yalnızca bayrakları bulunmaz; aklı, kültürü, sanatı, ekonomisi ve gençliği de bulunur.
Türkiye’den, Azerbaycan’dan, Kazakistan’dan, Kırgızistan’dan, Özbekistan’dan, Türkmenistan’dan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden, Macaristan’dan ve diğer Türk coğrafyalarından üniversiteler gelsin.
Tarihçiler ortak meseleleri konuşsun.
Dil bilimciler ortak alfabenin geleceğini tartışsın.
Gazeteciler ortak haber ve iletişim ağlarını geliştirsin.
İş insanları ticaretin önündeki engelleri masaya yatırsın.
Turizmciler ortak Türk dünyası rotaları oluştursun.
Sinema ve televizyoncular Türk tarihinin dünyaya nasıl anlatılacağını konuşsun.
Gençler birbirleriyle tanışsın.
Sporcular ortak turnuvalara çıksın.
Sanatçılar eserlerini sergilesin.
Özbek pilavından Anadolu mutfağına, Kazak dombırasından bağlamaya, Kırgız keçeciliğinden Azerbaycan halısına kadar Türk dünyasının yaşayan kültürü orada buluşsun.
İşte o zaman insanlar yalnızca birkaç fotoğraf çekip evlerine dönmezler.
Birbirlerinin dünyasını tanıyarak dönerler.
Kurultayın sonunda sonuç olmalı
Gerçek bir kurultayın sonunda mutlaka bir sonuç bildirgesi yayımlanmalıdır.
Ne konuşuldu?
Hangi kararlar alındı?
Kim hangi sorumluluğu üstlendi?
Bir sonraki kurultaya kadar hangi projeler tamamlanacak?
Ve bir sonraki buluşmada ilk iş, önceki kararların ne kadarının gerçekleştirildiğini açıklamak olmalıdır.
İşte o zaman buna kurultay diyebiliriz.
Yoksa her seferinde aynı çadırları kurup, aynı kıyafetleri giyip, aynı atları koşturup, aynı fotoğrafları çekerek Türk dünyasının geleceğini inşa ettiğimizi zannetmek kendimizi kandırmaktır.
Para varsa hesabı da olmalı
Türk dünyası ve Turan ülküsü adına faaliyet gösteren vakıf, dernek ve kuruluşlar elbette gelir elde edebilir, bağış toplayabilir ve organizasyonlar düzenleyebilir.
Ancak benim ölçüm basittir:
Turan adına elde edilen imkân yine Turan ülküsüne hizmet etmelidir.
Kaç kitap yayımlandı?
Kaç öğrenci desteklendi?
Kaç bilimsel çalışma finanse edildi?
Kaç kültür projesi hayata geçirildi?
Kaç genç Türk dünyasının başka bir ülkesindeki kardeşleriyle buluşturuldu?
Bunların şeffaf biçimde açıklanması gerekir.
Çünkü mesele birkaç kişinin değil, Turan adının itibarıdır.
Bir kere gidin, görün; ama ne gördüğünüzü de sorgulayın
Kimseye “Bugaç’a gitmeyin” demiyorum.
İmkânı olan bir defa gitsin.
Bozkır atmosferini görsün, gösterileri seyretsin, farklı insanlarla tanışsın.
Bir kültür festivali olarak güzel tarafları vardır.
Benim itirazım festivale değil.
Benim itirazım, festivale Türk dünyasının büyük kurultayı anlamının yüklenmesinedir.
Çünkü “Zaten Turan Kurultayımız var” dediğiniz anda gerçekten ihtiyaç duyduğumuz büyük projelerin önünü farkında olmadan kapatabilirsiniz.
İşte asıl tehlike budur.
En tehlikelisi yaptığımızı zannedip uyumaktır
Bazen bir milletin önündeki en büyük engel hiçbir şey yapmaması değildir.
Bir şey yaptığını zannetmesidir.
Bugaç’a gidip otağların arasında dolaşmak, atlı gösterileri izlemek, bayrak sallamak güzeldir.
Ama sonra “Turan için büyük bir iş yaptık” diyerek evimize dönüyorsak kendimizi avutuyoruz demektir.
Daha kötüsü, gerçekten yapılabilecek büyük projelere olan ihtiyacı görünmez hale getiriyoruz.
Yapıyormuş gibi yapmak bazen hiçbir şey yapmamaktan daha tehlikelidir. Çünkü hiçbir şey yapmayan eksikliğinin farkındadır; yapıyormuş gibi yapan görevini tamamladığını zanneder.
Ben Bugaç’taki organizasyon kaldırılsın demiyorum.
Devam etsin.
Gelişsin.
Büyüsün.
Ama festival festival olarak, kurultay da kurultay olarak yapılsın.
Birinde atlarımız koşsun, türkülerimiz söylensin, otağlarımız kurulsun.
Diğerinde Türk dünyasının yarını konuşulsun.
Mümkünse ikisi birbirini tamamlasın.
Türk dünyasının artık “mış gibi” yapmaya zamanı yok
Dünya değişiyor.
Türk dünyasının önünde tarihî fırsatlar olduğu kadar büyük sorunlar da var.
Ekonomiden savunmaya, eğitimden kültüre, enerjiden ulaştırmaya kadar birlikte düşünmemiz gereken onlarca mesele bulunuyor.
Geçmişimizle gurur duyacağız ama geleceğimizi de kuracağız.
At bineceğiz ama teknoloji de üreteceğiz.
Ok atacağız ama üniversitelerimizi de birbirine bağlayacağız.
Kopuzumuzu, dombıramızı, bağlamamızı çalacağız ama ortak medya ağlarımızı da kuracağız.
Destanlarımızı anlatacağız ama gençlerimizi de birbirine bağlayacağız.
Benim Turan anlayışım budur.
Turan benim için film seti değildir.
Malkoçoğlu kıyafetleriyle birkaç saat dolaşıp fotoğraf çektirmek hiç değildir.
Turan; ortak hafıza, ortak kültür, ortak gelecek ve birbirinin derdiyle dertlenen büyük bir medeniyet coğrafyasıdır.
Gelin, adına gerçekten “Türk Dünyası Kurultayı” diyebileceğimiz bir yapı oluşturalım.
Bilim insanları konuşsun.
Gençler tartışsın.
Sanatçılar üretsin.
Sporcular yarışsın.
İş insanları ortak projeler geliştirsin.
Ve kurultayın sonunda elimizde birkaç güzel fotoğrafın yanında kalıcı eserler, gerçek projeler ve uygulanmış kararlar da olsun.
Çünkü Türk dünyasının artık “yapıyormuş gibi” yapılan işlere değil, yapılan işlere ihtiyacı vardır.
Turan’ı küçültmeyelim; yaptığımız işleri büyütelim.
Çünkü Turan büyük bir ülküdür.
Büyük ülküler de büyük isimlerle değil, büyük işler yapılarak yaşatılır.