Siyasetin dili bazen çıkarılan kanunlardan, yapılan düzenlemelerden çok daha önemlidir. Çünkü önce kavramlar değişir, sonra insanların birbirine bakışı değişir, en sonunda da devletin yapısı tartışılmaya başlanır.
Türkiye’de son dönemde kullanılan bazı siyasi ifadeleri bu nedenle dikkatle takip etmek gerektiğini düşünüyorum.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin gündeme getirdiği, Cumhurbaşkanının iki yardımcısından birinin Kürt, diğerinin Alevi olabileceği yönündeki düşünce de bunlardan biridir.
Bahçeli daha sonra bu önerinin Lübnan modeliyle ilişkilendirilmesine karşı çıktı ve böyle bir benzetmeyi çarpıtma olarak değerlendirdi. Dolayısıyla Bahçeli’nin “Türkiye Lübnan modeliyle yönetilsin” dediğini iddia etmek doğru değildir.
Ancak siyasette sadece niyetler değil, ortaya atılan fikirlerin açabileceği yollar da tartışılır.
Ben meseleye tam da buradan bakıyorum.
Lübnan nedir ve “Lübnanlaşma” dediğimiz şey neden önemlidir?
Lübnan’da devletin önemli makamları mezhep esasına göre paylaşılmıştır. Cumhurbaşkanının Maruni Hristiyan, Başbakanın Sünni Müslüman, Meclis Başkanının Şii Müslüman olması siyasi sistemin temel özelliklerinden biridir.
Yani vatandaşın karşısına sadece “Lübnan vatandaşı” kimliğiyle çıkmadığı, mezhebinin aynı zamanda siyasi sistem içerisindeki yerini de belirlediği bir yapıdan söz ediyoruz.
İşte benim Türkiye adına itiraz ettiğim nokta tam burasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını etnik kökenlerine ve mezheplerine göre siyasi kategorilere ayırmaya başladığınız anda çok tehlikeli bir kapıyı aralarsınız.
Bir Cumhurbaşkanı yardımcısının Kürt olması neden sorun olsun?
Hiçbir sorun yoktur.
Alevi olması neden sorun olsun?
Onda da hiçbir sorun yoktur.
Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Kürt de olabilir, Alevi de olabilir, Çerkes de olabilir, Boşnak da olabilir, Sünni de olabilir.
Çünkü o insan bu ülkenin vatandaşıdır.
Mesele kişinin Kürt veya Alevi olması değildir.
Mesele, o makama Kürt olduğu için veya Alevi olduğu için oturtulmasıdır.
Aradaki fark küçük gibi görünür ama bir devletin geleceği bakımından muazzamdır.
Birincisinin adı eşit vatandaşlıktır.
İkincisinin adı kimliklere göre devlet makamı dağıtmaktır.
Bugün “bir Kürt, bir Alevi Cumhurbaşkanı yardımcısı olsun” dediğinizde yarın bir başkası çıkıp haklı olarak soracaktır:
Türkmen nerede?
Çerkes nerede?
Boşnak nerede?
Arap nerede?
Sünni nerede?
Caferi nerede?
Sonra başka gruplar çıkar.
Bu soruların sonunu getiremezsiniz.
Çünkü devleti etnik ve mezhepsel cetvelle bölüştürmeye başladığınız anda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını güçlendirmez, tam tersine zayıflatırsınız.
İnsanlara “Hepiniz bu Cumhuriyetin eşit vatandaşlarısınız” demek yerine, farkında olarak veya olmayarak “Sen şu grubun temsilcisisin, devlet içerisindeki yerin de buna göre belirlenecek” demeye başlarsınız.
Lübnanlaşma dediğimiz tehlike benim açımdan tam olarak budur.
Üstelik bu mesele sadece makam paylaşımıyla sınırlı kalmaz.
Bir süre sonra siyasetin dili de değişir.
“Bizim bakanımız” denir.
“Onların Cumhurbaşkanı yardımcısı” denir.
“Şu grubun bürokratı” denir.
“Bu kesimin kontenjanı” denir.
Sonra siyasi partiler toplumun tamamına hitap etmek yerine etnik ve mezhepsel grupların temsilciliğine soyunmaya başlar.
İşte o noktada millet olma şuurundan cemaatler ve kimlikler federasyonuna doğru yürümeye başlarsınız.
Türkiye’nin böyle bir maceraya ihtiyacı yoktur.
Biz yüz yıldır eksiklerimize, yanlışlarımıza, darbelerimize, siyasi kavgalarımıza rağmen bir Cumhuriyet vatandaşlığı oluşturmaya çalışıyoruz.
Bunun gerisine düşemeyiz.
Ben Türk milliyetçiliğini de böyle anlıyorum.
Bu ülkede yaşayan Kürt benim vatandaşımdır, Alevi benim vatandaşımdır, Sünni benim vatandaşımdır, Çerkes, Laz, Boşnak, Arap benim vatandaşımdır.
Devlet hiçbirine “Sen hangi mezheptensin?” diye bakmamalıdır.
Devlet hiçbirine “Sen hangi etnik kökendensin?” diye makam dağıtmamalıdır.
Devletin soracağı soru başka olmalıdır:
Liyakatli misin?
Ehliyetli misin?
Bu millete hizmet edebilir misin?
Gerisi vatandaşın özel alanıdır.
Bir Kürt vatandaşımız Cumhurbaşkanı yardımcısı olacaksa Kürtlerin temsilcisi olarak değil, 86 milyonun Cumhurbaşkanı yardımcısı olarak oturmalıdır o koltuğa.
Bir Alevi vatandaşımız bakan olacaksa Alevilerin bakanı olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanı olarak görev yapmalıdır.
Bir Sünni de aynı şekilde.
Bir Türk de aynı şekilde.
Çünkü devlet makamlarının etnik kökeni olmaz.
Devlet makamlarının mezhebi olmaz.
Devlet makamlarının liyakati olur.
Bahçeli’nin teklifine yönelik itirazımı da buradan ifade ediyorum.
Sayın Bahçeli’nin niyetinin Türkiye’yi Lübnanlaştırmak olduğunu söylemiyorum. Kendisi zaten böyle bir değerlendirmeyi açıkça reddetmiştir.
Ancak iyi niyetle ortaya atılan bir teklif dahi yanlış bir siyasi teamülün başlangıcı olabilir.
Bugün iki Cumhurbaşkanı yardımcılığıyla başlayan temsil anlayışı, yarın bakanlıklara, bürokrasiye, Meclis’e ve devletin diğer kurumlarına taşınırsa ne yapacağız?
“Şu bakanlık Kürtlerin, bu makam Alevilerin, diğeri Sünnilerin olsun” mu diyeceğiz?
Bunun sonu kardeşlik değildir.
Tam tersine kardeşliği kimliklere bölmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı farklılıklarımızı yok etmek değildir. Farklılıklarımız elbette yaşayacaktır. Herkes inancıyla, kültürüyle, kökeniyle gurur duyabilir.
Ama bütün bunların üzerinde bizi birbirimize bağlayan çok daha büyük bir hukuk vardır:
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı.
Devletin görevi bu ortak paydayı küçültmek değil büyütmektir.
Çünkü millet olmak herkesin aynı mezhepten veya aynı etnik kökenden gelmesi değildir.
Millet olmak, farklı köklerden gelen insanların aynı devletin geleceğine birlikte sahip çıkabilmesidir.
Türkiye Lübnan değildir.
Türkiye’yi Lübnanlaştıracak siyasi dile de, etnik ve mezhepsel kontenjan anlayışına da ihtiyacımız yoktur.
Bizim ihtiyacımız daha fazla Türk, Kürt, Alevi, Sünni diye ayrılmak değil; hukuk önünde daha fazla eşit vatandaş olabilmektir.
Devlet vatandaşına kimliğini sormadan adalet dağıtabiliyorsa güçlü devlettir.
Devlet makamlarını kimliklere göre değil liyakate göre dağıtabiliyorsa Cumhuriyettir.
Ve Türkiye’yi geleceğe taşıyacak olan da kimliklerin devleti değil, vatandaşların Cumhuriyeti olacaktır.