Siyasetin girdabında, halkımızın gerçek sorunlarının birçoğunu görmezden gelen bir iktidar; neyle uğraşacağını şaşırmış bir muhalefet görüntüsüyle karşı karşıyayız.
Oysa bu ülkede o kadar çok sorun var ki hangisini ele alsak okuyucularımızdan, “Başkan, bir de bizim derdimizi yazın” diye mesajlar geliyor.
Haklılar.
Çünkü herkesin derdi kendisi için önceliklidir.
Dün Balıkesir’de İYİ Parti’nin yolsuzluğa ve hukuksuzluğa karşı düzenlediği mitinge katıldım. İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu konuşmasında ülkenin birçok sorununa değindi, çözüm önerilerini anlattı ve sonunda seçmenden sandıkta irade istedi.
Aslında olması gereken siyaset de budur.
Sorunu söyleyeceksiniz, çözümü ortaya koyacaksınız ve millete, “Yetkiyi bana verirsen bunu yapacağım” diyeceksiniz.
Çünkü sokağa çıktığınızda Türkiye’nin gerçek gündemi bambaşka.
Hobi bahçeleri nedeniyle mağdur olduğunu söyleyen binlerce insan feryat ediyor.
Üniversite bitirmiş gençlerimiz iş bulamıyor.
Emekli aldığı maaşla ayın sonunu değil, neredeyse ortasını getiremiyor.
Esnaf borçla dönüyor.
Dar gelirli insanlarımız artık refahın değil, ayakta kalmanın hesabını yapıyor.
Biz gazetecilere de bu insanların sesini duyurmak düşüyor.
“BAŞKAN, DEVRE MÜLK MAĞDURLARINI DA YAZIN”
Bugünlerde Ege Bölgesi’ndeyim.
Birkaç vatandaşımız yanıma gelerek hemen hemen aynı cümleleri kurdu:
“Başkan, devre mülk meselesini neden hiç gündeme getirmiyorsunuz? Binlerce insan mağdur. Ucuz tatil yapalım, çocuklarımızla yılda birkaç gün dinlenelim diye küçük birikimlerimizi yatırdık. Şimdi ise ödediğimiz paranın üzerine her yıl karşımıza çıkan aidatlarla uğraşıyoruz.”
İşte bu konuşmalar beni bu yazıyı kaleme almaya mecbur bıraktı.
Devre mülk veya devre tatil sistemi aslında doğru uygulandığında orta ve dar gelirli vatandaşın tatil yapabilmesine imkân sağlayabilecek bir sistemdir.
İnsan bir otelin tamamına sahip olmuyor. Yılın belirli günlerinde kullanacağı bir tatil hakkını satın alıyor.
Kâğıt üzerinde güzel.
Peki uygulamada ne oluyor?
Vatandaşın iddiasına göre bazı tesislerde satış yapılırken anlatılanlarla yıllar sonra karşılaşılan tablo birbirini tutmuyor.
“Ucuza tatil yapacaksınız” deniliyor, fakat yıllar geçtikçe aidatlar öyle rakamlara ulaşabiliyor ki vatandaş, “Ben bu paraya başka bir otelde zaten tatil yaparım” noktasına geliyor.
Üstelik mesele sadece aidat da değil.
Kullanım şartları, rezervasyon problemleri, hizmet kalitesi, sözleşmelerdeki hükümler, devir ve çıkış süreçleri derken bir zamanlar yatırım veya ucuz tatil hayaliyle alınmış bir hak, bazı vatandaşlarımız için ekonomik bir yüke dönüşüyor.
AİDAT NEYE GÖRE BELİRLENİYOR?
Asıl sorulması gereken soru budur.
Bir vatandaş bir devre mülkü satın aldığında yıllar boyunca önüne hangi maliyetlerin çıkacağını öngörebilmeli.
Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın güncel bilgilendirmesinde de sözleşmede yıllık aidat miktarı ile aidatın artış oranının açıkça belirtilmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor. Ayrıca sözleşme koşullarının sözleşme süresi içerisinde tüketici aleyhine değiştirilmemesi gerekiyor.
Öyleyse soruyoruz:
Aidatlar hangi maliyet hesabına göre belirleniyor?
Gerçek işletme gideri ne kadar?
Toplanan aidat ne kadar?
Bu paralar nerelere harcanıyor?
Vatandaş bunları açık ve anlaşılır biçimde görebiliyor mu?
Bir tesisin maliyeti yüzde 20 artarken aidat yüzde 100 artıyorsa bunun ekonomik gerekçesini kim denetleyecek?
Serbest piyasa demek, isteyen istediği rakamı vatandaşın önüne koysun demek değildir.
DEVLET KURALI KOYMUŞ, PEKİ DENETİM?
Türkiye’de aslında tüketiciyi koruyan önemli düzenlemeler bulunuyor.
Devre tatil sözleşmelerinde tüketiciye belirli şartlarla cayma hakkı tanınıyor. Şahsi hak sağlayan devre tatillerde vatandaş, tatil hakkını kullanmayacağını en az 90 gün önceden bildirirse o dönem için yıllık aidat veya benzeri bir bedel ödeme yükümlülüğü bulunmuyor.
Daha da önemlisi, geçmişte tüketicilerin yüksek aidatlar ve çok uzun süreli sözleşmeler nedeniyle yaşadığı mağduriyetler dikkate alınarak şahsi hak sağlayan devre tatil sözleşmelerine 10 yıllık azami süre getirildi.
Demek ki devlet de ortada bir problem olduğunu görmüş.
Fakat kanun çıkarmak tek başına yetmez.
Vatandaşın o kanundan doğan hakkına kolayca ulaşabilmesi gerekir.
HAK ARAMAK NEDEN BU KADAR ZOR?
Vatandaş bana şunu söylüyor:
“Mahkemeye gitsem avukat parası, masraf, zaman… Yıllarca uğraşacağım. O nedenle hakkımı arayamıyorum.”
İşte adaletin en önemli meselelerinden biri burada başlıyor.
Adalet sadece haklı olanın sonunda kazandığı bir sistem değildir.
Adalet, haklı olanın hakkına makul sürede ve ekonomik olarak ulaşabildiği sistemdir.
Sayın Adalet Bakanı sık sık, “Nerede suç varsa orada adalet olacak” anlayışını dile getiriyor.
Çok güzel.
Biz de tam bunu istiyoruz.
Ama adalet yalnızca büyük operasyonlarda, televizyon kameralarının önünde veya milyonların konuştuğu davalarda lazım değildir.
Emeklinin üç kuruşunda da adalet lazım.
İşçinin alın terinde de lazım.
Gençlerin geleceğinde de lazım.
Devre mülk alırken yıllarca yaptığı tasarrufunu ortaya koyan vatandaşın hakkının korunmasında da lazım.
2026 yılında 186 bin TL’nin altındaki tüketici uyuşmazlıkları için Tüketici Hakem Heyetlerine başvuru imkânı bulunuyor. Ancak vatandaşın bundan haberdar olması, sürecin kolaylaştırılması ve özellikle aynı konuda binlerce insanı ilgilendiren şikâyetlerin tek tek vatandaşın omuzlarına bırakılmaması gerekiyor.
BİNLERCE AYNI ŞİKÂYET VARSA DEVLET BAKMALIDIR
Bir işletmeyle bir vatandaş arasında sorun çıkabilir.
İki vatandaş şikâyet edebilir.
On kişi de aynı problemi yaşayabilir.
Ama aynı sektörde yüzlerce, binlerce insan benzer şeylerden şikâyet etmeye başlamışsa artık mesele yalnızca bireysel tüketici uyuşmazlığı değildir.
Orada kamunun bakması gereken yapısal bir problem vardır.
Ticaret Bakanlığı, ilgili denetim birimleri ve gerektiğinde adli makamlar vatandaşların iddialarını incelemelidir.
Özellikle fahiş olduğu iddia edilen aidat artışları, sözleşmeye aykırı uygulamalar, tüketiciye satış sırasında verilen vaatlerle fiilî durum arasındaki farklılıklar ve tüketicinin devre mülkten çıkmasını veya hakkını devretmesini fiilen zorlaştıran uygulamalar mercek altına alınmalıdır.
Kimseyi peşinen suçlamıyorum.
İşini düzgün yapan işletmeleri de töhmet altında bırakmak doğru değildir.
Ancak şikâyet varsa soru sorulur.
İddia varsa araştırılır.
Haksızlık varsa hesabı sorulur.
Suç varsa da gereği yapılır.
Hukuk devleti budur.
SAYIN BAKANLARA ÇAĞRIMDIR
Buradan başta Ticaret Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı olmak üzere ilgili kurumlara sesleniyorum:
Devre mülk ve devre tatil mağdurlarının sesini duyun.
Türkiye çapında kaç kişinin bu sistemler nedeniyle şikâyetçi olduğunu ortaya çıkarın.
Aidat artışlarını inceleyin.
Sözleşmelerde yazanlarla uygulamada yapılanları karşılaştırın.
Haksız şartları ve haksız ticari uygulamaları denetleyin.
Vatandaşın yıllarca mahkeme kapılarında sürünmeden hakkına ulaşabileceği mekanizmaları güçlendirin.
Çünkü mesele tatil meselesi değildir.
Mesele vatandaşın alın teridir.
Bir emekli yıllarca para biriktirip “Çocuklarımla senede bir hafta tatil yapayım” diye devre mülk aldıysa onun birkaç kuruşu bazıları için küçük olabilir ama o insan için yılların emeğidir.
Türkiye’nin gerçek gündemi tam da budur.
Siyasetçiler birbirleriyle uğraşırken vatandaş geçim derdinde.
Genç iş arıyor.
Emekli yaşam mücadelesi veriyor.
Hobi bahçesi sahibi yarın ne olacağını düşünüyor.
Devre mülk sahibi ise “Bu yıl karşıma ne kadar aidat çıkaracaklar?” diye endişeleniyor.
Biz gazeteciler de bunları yazacağız.
Çünkü gazetecilik yalnızca Ankara’daki siyasi kavgaları takip etmek değildir.
Bazen gerçek gazetecilik, Ege’nin bir köşesinde yanınıza gelip,
“Başkan, bizim sesimizi de duyurun…”
diyen vatandaşın sesini Ankara’ya ulaştırmaktır.
Bugün biz o sesi duyduk.
Şimdi sıra yetkililerde.