İnsan geçmişini unutmaz.

Unutmamalıdır da…

Çünkü geçmiş, insanın hafızasıdır. Yaşanan acılar, haksızlıklar, kayıplar, korkular ve sevinçler insanı bugün olduğu kişi haline getirir.

Fakat hafıza ile geçmişte yaşamak aynı şey değildir.

İşte benim asıl meselem sanıyorum burada başlıyor.

Bugün psikolojide “travma” diye tarif edilen bir olgu var. İnsanların yıllar önce yaşadığı bir olay, bugün karşılaştığı başka bir olayla yeniden hatırlanabiliyor. Bir ses, bir görüntü, bir haber, bir koku veya bir söz insanı yıllar öncesine götürebiliyor. Ve hafızda geçmişe yönelik bu hatıralar canlanıp panik atak başlıyor!

Bunu anlıyorum. Birçok filim, dizi, kamuoyun yansıyan olaylar ve hikâyelerde bu travmalardan kaynaklı panik atak sahnelerini artık sıkça görüyoruz. Çok kişi bu sahnelerde, hikâyelerde kendinden bir parçayı hissediyor…

Anlamadığım ise kendimim; benim niçin travmam yok?

***

Çocuk yaşta, İzmir Ülkü Ocakları ve MHP il binasına yapılan silahlı saldırıda vuruldum. Uzun bir tedavinin ardından iyileştim ve 12 Eylül 1980 Askeri darbesi sonrası İzmir emniyet müdürlüğü siyasi şubesinde 36 gün Gaffar Okan tarafından işkenceyle sorgulandım.

Kabul ettirilen suçlar ile Sıkıyönetim mahkemesine çıkarıldım ve tutuklanıp Buca E tipi Cezaevi…

Ardından Mamak askeri ceza ve tutukevi…

Yedi yıla yaklaşan askeri cezaevi hayatı… Ve MHP ve Ülkücü kuruluşlar yargılama davası sanık sıraları…

Bugünden geriye baktığımda, bunların insan ruhunda derin izler bırakabilecek olaylar olduğunu elbette biliyorum. Normal bir insan hayatında bu süreçlerin yaşanması kişiyi travmatik bir ruha hapseder…

Ama ben geçmişimin içinde yaşamıyorum. Veya yaşayamıyorum(!) yaşadıklarımdan dolayı panik atak olmuyorum(!)

Hatırlıyorum.

Ders çıkarıyorum.

Fakat yoluma devam ediyorum.

Belki de benim asıl şansım/şansızlığım(!) buydu.

Geçmişi inkâr etmemek ama geçmişe teslim de olmamak.

Şimdi buradan bireyden topluma doğru bakıyorum.

Acaba toplum olarak bizim de bir “travma kültürümüz” oluşmadı mı?

Her yeni olayda eski yaralarımızı açıyoruz.

Darbeleri hatırlıyoruz.

Savaşları hatırlıyoruz.

Terörü hatırlıyoruz.

Ekonomik krizleri hatırlıyoruz.

Haksızlıkları hatırlıyoruz.

Geçmişte birbirimize yaptıklarımızı hatırlıyoruz.

Ve çoğu zaman geçmişten ders almak yerine, geçmişin kavgasını bugüne taşıyoruz.

Sonra da geleceği konuşuyoruz!

Oysa geleceğe, sürekli geriye bakarak gidilmez.

Ayna geriyi gösterir; yol ise önümüzdedir.

Geçmişe bakmak gerekir.

Ama yürürken sürekli arkaya bakarsanız önünüzdeki çukuru göremezsiniz (!)

***

Bir insanın yaşadığı travmanın onu hayatı boyunca yönetmesine izin vermek nasıl sağlıklı değilse, bir toplumun da geçmişte yaşadığı acıları sürekli yeniden üreterek geleceğini kurması mümkün değildir.

Elbette unutmayacağız.

Unutmak, aynı hataları yeniden yaşamak olabilir.

Fakat hatırlamak ile hesaplaşmayı bitirmemek arasında da büyük bir fark vardır.

Geçmişten ders çıkarmak başka şeydir; geçmişin esiri olmak başka…

Birincisi insanı olgunlaştırır.

İkincisi insanı yaşlandırır.

Toplumlar da insanlar gibidir.

Yaşadıkları acılardan bir karakter oluşturabilirler.

Ama o acıları bir kimliğe dönüştürüp sürekli yeniden üretirlerse, geleceklerini kendi geçmişlerine mahkûm ederler.

Bugün ülkemizde ve dünyada; dizilerde, filmlerde, haberlerde ve sosyal medyada; korkunun, gerilimin, öfkenin ve psikolojik çatışmanın bu kadar büyük ilgi görmesi de biraz bununla ilgili olabilir.

Dün yaşananların bugünün ruhunu nasıl etkilediğini seyrediyoruz.

Ama belki artık başka bir hikâyeye ihtiyacımız var.

Geçmişin yaralarını inkâr etmeyen, fakat yaralarıyla övünmeyen…

Acısını unutmayan, fakat acısından bir gelecek kurabilen…

Mağduriyetini hatırlayan, fakat hayatını mağduriyet üzerine kurmayan…

Yeni bir toplum hikâyesine ihtiyacımız var…

Çünkü toplumun moral gücü, hiç yara almamış olmasında değil; aldığı yaraları nasıl taşıdığında, nasıl yönettiğinde ortaya çıkar.

***

Ben kendi hayatıma baktığımda kendime yine aynı soruyu soruyorum; bunca şey yaşadım da benim niçin travmam yok arkadaş?

Belki gerçekten yoktur(!)

Belki ben yaşadıklarımı başka türlü anlamlandırdım.

Bilmiyorum!

Bildiğim şu; hayat bana erken yaşta çok şey öğretti.

Yaşadıklarımı konuştuğumuzda çevremdekilere anlattığım; “yaşadıklarımız senin başına gelmiş/gelmemiş olabilir, ama bundan sonra ne yaşayacağına geçmişin karar vermemeli” diyorum.

Ben geçmişimi değiştiremem.

Ama geçmişimin geleceğimi belirlemesine izin vermeyebilirim.

Sanırım mesele tam da bu.

İnsan geçmişinden kaçamaz.

Toplum da kaçamaz.

Ama insan geçmişinden ders alarak geleceğe yürüyebilir.

Toplum da…

Yeter ki geçmişi bir sığınak değil, bir ders kitabı olarak görsün.

Çünkü geçmişte yaşamak kolaydır.

Orada her şey olup bitmiştir.

Asıl cesaret, geçmişin yükünü sırtından atıp yarına doğru yürüyebilmektir.

Yarına not olsun; geçmişimizi unutmayalım.

Ama geleceğimizi geçmişimize emanet de etmeyelim.

Çünkü hayat geriye bakarak anlaşılır; ileri bakarak yaşanır.

“Hiç mi umut yok” diyen, yazılanlardan ve anlatılanlardan yorulan değerli YENİÇAĞ Gazetesi okuyucularına sevgi ve saygılarımla arz ediyorum…

Sevgili Yeniçağ gazetesi okuyucuları, hafta içi kutladığımız; 9 Eylülde İzmir’de muhteşem bir zafere ulaşan, önümüzdeki yüzyıllara Türk yurdunun mührünü basan “zafer haftasını” sevinçle, gururla kutluyorum.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihin altın sayfalarında, bizi “Türk” olarak yaşatan ecdadımızı rahmet ve minnetle anıyorum…