Türkiye’de siyaset uzun zamandır kendi doğallığından uzaklaşmış bir dil üzerinden ilerliyor. Bu dil, sadece rakibi eleştiren değil; onu bütünüyle dışlayan, hatta zaman zaman meşruiyetini tartışmaya açan bir sertlik üretiyor. Oysa siyasetin doğasında rekabet vardır ama bu rekabetin mutlak bir kopuşa, keskin bir ayrışmaya dönüşmesi kaçınılmaz değildir. Tam aksine, olgun demokrasilerde rekabet ile diyalog aynı anda var olabilir.

ASELSAN şehitlerinin cenazesinde Devlet Bahçeli ile Özgür Özel’in yan yana durduğu, insani ve samimi bir görüntü vermesi bu açıdan dikkat çekiciydi. Dikkat çekiciydi çünkü aslında olması gereken buydu. Fakat Türkiye’de siyaset öyle bir noktaya geldi ki, normal olan istisna gibi algılanıyor; doğal olan, haber değeri taşıyan bir olaya dönüşüyor.

Bu durum, siyasetin kendi içinde kurduğu dil ile doğrudan ilişkili. Siyasi aktörler, özellikle rekabetin yoğunlaştığı dönemlerde, tabanlarını diri tutmak adına sertleşmeyi bir yöntem olarak tercih ediyor. Bu sertlik, çoğu zaman kısa vadeli bir mobilizasyon sağlıyor. Seçmen, kendisini temsil eden liderin güçlü ve tavizsiz duruşunu bir güven unsuru olarak görüyor. Ancak bu yaklaşımın uzun vadede ciddi bir toplumsal maliyeti ortaya çıkıyor.

Çünkü siyaset sadece karar alma mekanizması değildir; aynı zamanda bir davranış biçimi üretir. Liderlerin kullandığı dil, toplumun gündelik hayatına nüfuz eder. Bugün Türkiye’de insanların siyasi meseleleri tartışma biçimine bakıldığında, bu etkinin ne kadar güçlü olduğu açıkça görülüyor. Farklı görüşler artık sadece “farklı” değil; çoğu zaman “karşıt” ve hatta “tehdit” olarak algılanıyor.

Bu noktada dikkat çekici olan, siyasetçilerin kendi aralarındaki geçişkenlik ile toplumdaki katılık arasındaki farktır. Aynı liderler, belirli ortamlarda son derece makul, yapıcı ve hatta sıcak bir iletişim kurabiliyor. Ancak bu dil, sürekli bir siyasi tutuma dönüşmüyor. Daha çok belirli anlara, belirli zorunluluklara sıkışmış bir nezaket hali olarak kalıyor. Ardından siyaset yeniden alışılmış sert zeminine geri dönüyor.

Bu durum, toplumda bir tür bilişsel çelişki yaratıyor. Bir yanda birlikte durabilen, konuşabilen liderler; diğer yanda keskin bir ayrışma içinde yaşayan bir toplum. Bu çelişki zamanla şu sonucu doğuruyor: Siyasetçiler arasındaki geçici yumuşama anları, toplumda kalıcı bir etki üretmiyor. Çünkü asıl belirleyici olan, süreklilik arz eden dil oluyor.

Daha da önemlisi, bu dil zamanla bir “sadakat rejimi” oluşturuyor. Seçmenler, destekledikleri liderlerin söylemlerini sorgulamak yerine sahiplenmeye başlıyor. Bu sahiplenme, rasyonel bir değerlendirmeden çok duygusal bir bağlılığa dayanıyor. Böyle bir zeminde fikir değiştirmek, geri adım atmak ya da karşı tarafı anlamaya çalışmak zayıflık olarak görülüyor. Oysa demokratik bir toplumun en temel gücü, tam da bu esneklikten gelir.

Türkiye’de siyasetin bugün karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, bu esnekliğin giderek kaybolmasıdır. Tartışma alanı daralmakta, ortak zemin zayıflamakta ve farklı kesimler arasındaki mesafe artmaktadır. Bu durum sadece siyasi alanda kalmaz; sosyal ilişkilerden kültürel hayata kadar geniş bir etki alanı oluşturur. İnsanlar, aynı mahallede yaşadıkları, aynı okullarda okudukları kişilerle bile daha mesafeli bir ilişki kurmaya başlar.

Oysa cenazede verilen o sade ve doğal görüntü, bu mesafenin aslında aşılabilir olduğunu gösterir. Siyasetin en insani hali, belki de en gerçek halidir. Rekabetin olduğu ama düşmanlığın olmadığı, farklılıkların bulunduğu ama ortak bir zeminin de korunduğu bir siyaset anlayışı mümkündür. Ancak bu anlayışın kalıcı hale gelmesi için, onun sadece belirli anlarda değil, sürekli olarak üretilmesi gerekir.

Burada sorumluluk sadece siyasetçilere ait değildir. Toplumun da bu dili talep etmesi ve teşvik etmesi gerekir. Sertliğin değil, yapıcılığın; dışlamanın değil, diyalogun karşılık bulduğu bir siyasal iklim, ancak bu şekilde oluşabilir. Aksi halde siyaset, kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli toplumsal zararlar üretmeye devam eder.

Sonuç olarak, Türkiye’de siyasetin yeniden kendi doğallığına dönmesi, yani rekabet ile diyaloğu aynı anda barındırabilmesi, sadece siyasi sistemin değil, toplumsal yapının da sağlığı açısından kritik bir öneme sahiptir. Cenazede yan yana durabilen liderlerin, gündelik siyasette de aynı olgunluğu sürdürebildiği bir zemin, kutuplaşmanın panzehiri olabilir. Bu, ulaşılması zor bir ideal değil; aksine, zaten mümkün olduğu kısa anlarda görülen bir gerçekliktir. Mesele, bu gerçekliği istisna olmaktan çıkarıp kalıcı bir siyasal kültüre dönüştürebilmektir.