Orta Doğu’da yeni bir savaş dalgası yükselirken Türkiye’de dikkat çekici bir söylem dolaşıma sokuluyor. İran ile İsrail ve ABD arasındaki çatışmayı değerlendirirken bazı çevreler, “İkisi de bizim düşmanımız, o halde tarafsız kalalım” gibi ilk bakışta makul görünen ama aslında çok tehlikeli bir düşünceyi yaymaya çalışıyor. Bu söylemin arkasında ise çoğu zaman açık ya da örtük biçimde mezhep vurgusu bulunuyor. “İran Şii, biz Sünniyiz”, “İran ile zaten dini olarak aynı yerde değiliz” gibi ifadelerle mesele siyasal ve insani boyutundan koparılıp mezhep tartışmasına indirgeniyor.
Oysa bu yaklaşımın Türkiye açısından son derece riskli sonuçlar doğurma ihtimali var. Çünkü mezhep üzerinden yürütülen tartışmalar, sadece dış politika değerlendirmesi değildir; aynı zamanda toplumun iç dengelerini de etkileyen bir fay hattını tetikler.
Son günlerde bu tehlikeye dikkat çeken isimlerden biri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Erdoğan, mezhep kaşımanın İslam dünyası için büyük bir tuzak olduğunu ve bu tür ayrımların bölgeyi parçalamak isteyenlerin işine yaradığını açıkça ifade etti. Bu uyarı aslında sadece diplomatik bir değerlendirme değil, aynı zamanda Türkiye içindeki tartışmalar için de önemli bir hatırlatmaydı.
Çünkü meseleye biraz daha geniş bir çerçeveden bakıldığında şu soruyla karşılaşıyoruz: Gerçekten bu savaşta “iki taraf da eşit derecede problemli” diyerek kenara çekilmek mümkün mü?
Bir tarafta, yıllardır Filistin topraklarını işgal eden, sivillerin yaşadığı yerleşim alanlarını hedef alan ve uluslararası hukuku neredeyse tamamen yok sayan bir devlet var: Israel. Diğer tarafta ise bölgesel rekabet içinde olan, birçok politikası tartışmalı olsa da İsrail’in askeri saldırılarıyla karşı karşıya kalan bir ülke bulunuyor: Iran.
Burada mesele İran’ın tüm politikalarını savunmak ya da onu kusursuz görmek değildir. İran’ın bölgesel stratejileri, vekil güçleri ve ideolojik yaklaşımı elbette tartışılabilir. Ancak bu tartışmalar yapılırken temel bir gerçek göz ardı edildiğinde ortaya ciddi bir ahlaki problem çıkar: Orta Doğu’daki en agresif ve en yayılmacı askeri politikayı sürdüren devlet İsrail’dir.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar, ideolojik olarak İran’a yakın olmadıkları halde İsrail’in uygulamalarına itiraz ediyor. Çünkü mesele sadece jeopolitik rekabet değil; aynı zamanda temel bir insanlık meselesi.
Bir ülkenin sivilleri hedef alan bombardımanlarını görmezden gelip tartışmayı mezhep üzerinden yürütmek, aslında meseleyi bilinçli olarak başka bir yere taşımaktır.
İşte tam bu noktada Türkiye’de dolaşıma sokulan “iki taraf da kötü” söyleminin neden problemli olduğu ortaya çıkıyor.
Bu yaklaşım ilk bakışta dengeli görünür. Hatta bazıları bunu “soğukkanlı analiz” olarak da sunabilir. Fakat pratikte bu söylem çoğu zaman İsrail’in yaptıklarını görünmez hale getirir.
Çünkü eğer herkes eşit derecede suçluysa, o zaman kimse gerçekten sorumlu değildir.
Bu da İsrail’in askeri operasyonlarının yarattığı insani sonuçların tartışılmasını ikinci plana iter.
Üstelik mesele yalnızca dış politika tartışması da değildir. Mezhep merkezli yaklaşımın Türkiye açısından daha derin bir tehlikesi vardır.
Türkiye yüzyıllardır farklı mezheplerin birlikte yaşadığı bir toplumdur. Bu coğrafyada Sünniler, Aleviler ve farklı dini yorumlara sahip topluluklar aynı şehirleri paylaşarak yaşamıştır. Mezhep gerilimi tarih boyunca zaman zaman ortaya çıksa da Türkiye’nin temel siyasi refleksi bu gerilimi büyütmemek olmuştur.
Bu nedenle Orta Doğu’daki bir savaşı Türkiye içinde mezhep üzerinden tartışmak, aslında ülkenin kendi toplumsal dokusunu da riske atar.
Çünkü mezhep dili bir kez siyasetin merkezine yerleştiğinde onu kontrol etmek neredeyse imkânsız hale gelir.
Orta Doğu’da bunun sayısız örneği var.
Iraq mezhep çatışmalarıyla parçalandı.
Syria uzun yıllar boyunca mezhep temelli savaşın ağır sonuçlarını yaşadı.
Lebanon ise mezhepler arası kırılgan denge nedeniyle sürekli siyasi krizlerle karşı karşıya kaldı.
Bu ülkelerin yaşadığı tecrübeler bize çok net bir ders veriyor: Mezhep siyaseti, dış politikayı açıklamak için kullanılan masum bir kavram değildir. Tam tersine toplumları bölmenin en etkili araçlarından biridir.
Bu nedenle Türkiye’de bazı çevrelerin İran meselesini sürekli mezhep üzerinden tartışması sadece analitik bir hata değil, aynı zamanda stratejik bir risk üretmektedir.
Dahası burada başka bir çelişki daha var.
Bugün “İran ile mezhep farkımız var” diyerek tarafsızlık çağrısı yapanların büyük kısmı, söz konusu İsrail olduğunda aynı hassasiyeti göstermiyor.
Oysa İsrail meselesi yalnızca siyasi bir rekabet değil; aynı zamanda açık bir işgal ve insan hakları problemidir.
Bu nedenle dünyanın birçok yerinde İsrail’e yönelik eleştiriler ideolojik sınırları aşan bir karakter taşıyor. Sol görüşlü hareketlerden muhafazakâr çevrelere kadar geniş bir yelpaze İsrail politikalarına karşı çıkabiliyor.
Çünkü bazı meseleler vardır ki, onları mezhep veya ideoloji üzerinden değil doğrudan insanlık üzerinden değerlendirmek gerekir.
Bir şehir bombalanıyorsa, bir hastane vuruluyorsa ya da siviller hayatını kaybediyorsa bu olayları yorumlarken mezhep hesapları yapmak insanlık vicdanını zedeler.
İşte bu nedenle İsrail konusunda “tarafsızlık” söylemi çoğu zaman doğal görünmez.
Çünkü tarafsızlık, genellikle iki tarafın da benzer ölçüde meşru olduğu durumlarda anlamlıdır.
Oysa Orta Doğu’daki birçok insan için İsrail’in politikaları zaten başlı başına büyük bir sorunun kaynağıdır.
Bu yüzden Türkiye’de yürütülen tartışmanın ekseni mezhep değil, ilke olmalıdır.
İran’ın politikaları eleştirilebilir. Bölgesel rekabeti tartışılabilir. Ancak İsrail’in askeri saldırıları söz konusu olduğunda meseleyi mezhep rekabetine indirgemek hem analitik olarak yanlış hem de ahlaki olarak sorunludur.
Sonuçta şu soruyla karşı karşıya kalıyoruz:
Orta Doğu’daki en agresif askeri politikayı uygulayan devlet ortadayken, tartışmayı mezhep farklarına indirgemek gerçekten bağımsız bir analiz midir?
Yoksa bu, büyük soruyu görünmez hale getirmenin daha sofistike bir yolu mudur?
Belki de asıl mesele burada düğümleniyor.
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Orta Doğu’da mezhep kartı açıldığında kazananlar genellikle bölge halkları olmaz.
Kazananlar çoğu zaman bu bölgeyi parçalı, zayıf ve birbirine düşman görmek isteyen güçler olur.
Bu nedenle Türkiye’nin yapması gereken şey çok açık.
Mezhep tartışmalarına kapılmadan, ilkesel bir duruş sergilemek.
Ve her şeyden önce şu gerçeği unutmamak:
Orta Doğu’nun bugün geldiği noktada birçok sorun vardır.
Ama bu sorunların arasında, bölgedeki en büyük gerilim üreticilerinden birinin İsrail olduğu gerçeğini görmezden gelmek de mümkün değildir.
İran mı İsrail mi?