Türkiye’de artık bazı siyasi tablolar tesadüf gibi görünmüyor.
Özellikle milliyetçi-muhafazakâr seçmenin yeni bir umut aradığı dönemlerde yaşanan bazı gelişmeler, insanın aklına ister istemez şu soruyu getiriyor:
Neden tam bir hareket yükselmeye başlarken içeriden birileri devreye giriyor?
İYİ Parti’nin yaşadığı meselelerden biri de budur.
Ne zaman parti Türk milletinin umudu olabilecek bir çizgi yakalasa, ne zaman toplumda “Acaba yeniden güçlü bir merkez oluşuyor mu?” sorusu sorulmaya başlasa, birileri düğmeye basıyor.
Ve ne yazık ki bunu çoğu zaman dışarıdakiler değil, içeridekiler yapıyor.
Türk milletinin derdiyle dertlenmeyen, siyaseti memleket meselesi değil kişisel ego alanı gibi gören bazı karakterler, ilk kriz anında kendilerini ele veriyorlar.
Çünkü onların siyaset anlayışında sadakat yoktur, dava yoktur, bedel yoktur.
Vardır sadece makam hesabı, görünür olma arzusu ve kişisel tatmin.
Türkiye’de siyasetin en büyük zaaflarından biri işte budur.
Hiçbir siyasi geçmişi, fikrî mücadelesi, toplumsal ağırlığı olmayan insanlar bir anda milletvekili yapılırsa; hatta aynı aileden iki kişinin bile “hak edilmişlik” tartışmaları arasında Meclis’e taşındığı görüntüsü oluşursa, sonuçta ortaya böyle krizler çıkabiliyor.
Siyaset; emek vermiş, mücadele etmiş, toplumda karşılığı olan insanlarla yapılmazsa, günü geldiğinde kişisel hesapların arenasına dönüşüyor.
Bugün yaşanan tartışmada da insanlar doğal olarak şunu soracaktır:
“Ersin Beyaz, İYİ Parti’nin hangi politikasına itiraz ederek istifa etti?”
Ekonomiye mi karşı çıktı?
Milli duruşa mı itiraz etti?
Sığınmacı politikasını mı yanlış buldu?
Türk milliyetçiliğinden mi rahatsız oldu?
Yoksa mesele tamamen kişisel beklentilerin karşılanmaması mıydı?
Çünkü siyasette istifa elbette önemli bir müessesedir.
Hatta bazen onurlu bir duruştur.
Ama istifanın zamanı, nedeni ve yöntemi en az istifanın kendisi kadar önemlidir.
Kongrede istediği pozisyonu alamayınca çevresine “istifa edeceğim” diyen bir siyasetçinin, ertesi gün bunu büyük bir siyasi kırılma gibi sunmasının toplum nezdinde çok güçlü bir karşılığı olmaz.
Asıl dikkat çekici olan ise, istifa sürecinde bir gün önce Sayın Meral Akşener ile fotoğraf paylaşılmasıdır.
Bu durum ister istemez bazı insanlarda “Acaba Meral Hanım da bu sürecin içinde mi?” algısı oluşturabilir.
Ancak bunu yakından bilenlerden biri olarak söylüyorum:
Bu algıyı oluşturmak başka şeydir, gerçeğin kendisi başka şeydir.
Türkiye’de artık insanlar siyasette çok şey gördü.
Kimlerin gerçekten mücadele ettiğini, kimlerin ise sadece uygun zamanı kolladığını ayırt edebiliyor.
Asıl problem şu:
Bu tip çıkışlar yalnızca bir partiyi yıpratmıyor.
Toplumun demokrasiye olan inancını da aşındırıyor.
Zaten yıllardır yorulmuş, kandırılmış, hayal kırıklığı yaşamış seçmen; tam yeniden umutlanacakken yaşanan bu kişisel krizlerle bir kez daha siyasetten soğuyor.
Türkiye’de seçmenin duygularını allak bullak eden şey sadece ekonomik krizler değildir.
İlkesizliktir.
Tutarsızlıktır.
Kişisel hesapların memleket meselesinin önüne geçirilmesidir.
Ve ne acıdır ki bazı karakterlerin varabileceği son nokta tam da burası oluyor.
Ama geride bıraktıkları siyasi tahribatın hesabını kimse yapmıyor.
Çünkü kırılan sadece bir parti olmuyor.
Kırılan; insanların umut etme duygusu oluyor.
Fakat herkes şunu bilsin:
Bu çabalar, bu hesaplar, bu siyasi mühendislik girişimleri artık eskisi kadar sonuç vermeyecek.
Çünkü Türk milleti yıllardır aynı senaryoları izliyor.
Tam bir umut doğarken içeriden kriz çıkaranları, makam hesabıyla hareket edenleri, milletin beklentilerini kişisel kariyer basamağına dönüştürenleri artık çok daha net görüyor.
Belki geçici algılar oluşturabilirler.
Belki sosyal medyada gündem üretebilirler.
Belki belli çevrelerden destek de alabilirler.
Ama göreceksiniz; bütün bu operasyonlar yine nafile kalacaktır.
Çünkü bu millet artık kendisini aldatanlarla, aldatmaya hazırlananları ayırabilecek siyasi ferasete sahiptir.
Ve bu kez sandık geldiğinde sadece iktidarları değil;
milletin umutlarını tüketenleri, siyaseti kişisel egolarına kurban edenleri, dava diye ortaya çıkıp şahsi hesap yapanları da sorgulayacaktır.
Türk milleti bu kez kendisini aldatanlardan da, aldatmaya hazırlananlardan da sandıkta hesap soracaktır.
Ve belki de en önemlisi şudur:
Bazıları yaptıkları hamlelerle bir hareketi zayıflatacağını sanıyor olabilir.
Oysa samimiyetsizliğin ortaya çıkması, maskelerin düşmesi ve gerçek niyetlerin görülmesi; bazen bir hareketin çöküşü değil, tam tersine yeniden güçlenmesinin başlangıcı olur.
Çünkü dava şuuruyla yürüyen hareketler, içlerindeki yüklerden temizlendikçe daha da güçlenir.
Türk milletinin umudu olan yapıları asıl büyüten şey de budur.