Türkiye’de bazı korkular nesilden nesile miras kalır.
Deprem korkusu gibi… Darbe korkusu gibi… Ve bir de devalüasyon korkusu vardır.
Bu ülkede dolar sadece bir para birimi değildir.
Aynı zamanda hafızadır. Korkudur. Yoksullaşma hissidir.
Bir gecede fakirleşmenin adıdır.
Bugün 30 yaşındaki bir genç bile 1970’lerdeki yağ kuyruklarını, tüp gaz sıralarını, bulunamayan kahveyi siyasi tartışmalarda örnek verebiliyor. Çünkü Türkiye’de ekonomik travmalar sadece yaşayanların değil, anlatılanların da hafızasına kazınır.
Kıbrıs Harekâtı sonrası yaşanan dönem bunun en büyük örneklerinden biridir.
Aslında doğrudan “gıda ambargosu” yoktu. Market raflarını boşaltan şey, Türkiye’nin ithalat yapacak döviz bulamamasıydı. Döviz kıtlığı öyle bir noktaya geldi ki petrol, akaryakıt, tüp gaz, kahve, margarin gibi ürünler piyasada bulunamaz hale geldi. İnsanlar saatlerce kuyruk bekledi.
Türkiye o gün şunu öğrendi: Döviz yoksa hayat durur.
İşte o gün başlayan travma hâlâ bitmedi. Çünkü bu toplum sadece enflasyon yaşamadı.
Defalarca kur şoku yaşadı. Defalarca bir gecede fakirleşti.
1979’da peş peşe yapılan devalüasyonlarla dolar kontrolden çıktı.
1980’de 24 Ocak Kararları’yla Türkiye dışa açılırken dolar kuru 47 liradan 70 liraya yükseldi.
1994’te 5 Nisan Kararları geldi; dolar bir gecede ikiye katlandı. İnsanların maaşı, birikimi, hayalleri eridi.
2001’de “Kara Çarşamba” yaşandı. Sabit kur sistemi çöktü. Bankalar battı. Esnaf dağıldı. Orta sınıf parçalandı.
Ve Türkiye’nin hafızasına şu duygu yerleşti:
“Bir sabah uyandığında her şeyin değeri değişebilir.”
Bu duygu kolay silinmez.
Çünkü ekonomik kriz sadece rakam bozmaz. İnsanın psikolojisini bozar.
Gelecek algısını bozar. Devlete güvenini bozar.
O yüzden Türkiye’de insanlar döviz aldığında çoğu zaman yatırım yaptığını düşünmez.
Kendisini koruduğunu düşünür.
Bir Amerikalı neden evinde dolar stoklamaz? Çünkü dolar zaten onun parasının kendisidir. Ama Türk insanı için dolar, geçmiş krizlerden kalan bir sığınaktır.
Bugün ekonomi yönetimi ne söylerse söylesin, toplumun bilinçaltında başka bir hafıza çalışıyor.
Çünkü bu ülke:
1994’ü gördü.
2001’i yaşadı.
2018’de kur şokunu hissetti.
2021’de birkaç ay içinde doların 8,5 liradan 18 liraya gittiğini izledi.
Üstelik artık resmi adı “devalüasyon” olmasa bile toplum açısından sonuç değişmiyor.
Eskiden devlet karar alırdı, adına devalüasyon denirdi.
Şimdi piyasa patlıyor, adına kur şoku deniyor.
Vatandaş için fark yok.
Maaşı eriyor mu?
Eriyor.
Alım gücü düşüyor mu?
Düşüyor.
Bir gecede daha fakir hissediyor mu?
Hissediyor.
İşte mesele tam da bu.
Bugün Merkez Bankası kuru uzun süredir enflasyonun altında tutmaya çalışıyor. Bu tercih kısa vadede enflasyonla mücadele için önemli görülüyor olabilir. Ancak Türkiye gibi geçmişinde ağır devalüasyon travmaları yaşamış bir ülkede, kur baskılandıkça toplumdaki tedirginlik de büyüyor.
Çünkü Türkiye’de insanlar ekonomiye sadece teoriyle bakmıyor.
Hatıralarıyla bakıyor.
Bu nedenle son aylarda piyasada sürekli aynı soru dolaşıyor:
“Kur bir yerde patlar mı?”
Ekonomi yönetimi “hayır” diyor.
Merkez Bankası “kontrol bizde” mesajı veriyor.
Ama toplumun hafızası başka konuşuyor.
Çünkü bu ülkede insanlar dövizin sadece fiyatını değil, travmasını da taşıyor.
Belki de bu yüzden bugün Türkiye’de birçok insan olası İstanbul depreminden bile önce kur şoku konuşuyor.
Çünkü deprem ihtimaldir.
Ama devalüasyon, bu toplum için yaşanmış bir gerçektir.