Son iki haftadaki haber akışına bakıldığında CHP'de yaşanan kriz artık yalnızca bir parti içi iktidar mücadelesi olmaktan çıkmış durumda. İstinaf mahkemesinin "mutlak butlan" kararı sonrasında ortaya çıkan tablo, Türkiye'nin ana muhalefet partisinin hukuki meşruiyetinin, örgütsel bütünlüğünün ve seçimlere katılım kapasitesinin aynı anda tartışıldığı sıra dışı bir döneme işaret ediyor. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin görevi devralması, buna karşılık sürecin Yargıtay aşamasına taşınması, siyasetin önümüzdeki aylarının ana gündeminin CHP olacağını gösteriyor.

İşin ilginç tarafı, CHP içindeki aktörlerin aynı hukuki sürece farklı standartlar uyguluyor görüntüsü vermesi. Parti yönetimini değiştiren ve ihraç süreçlerini başlatan kararlar bakımından "Yargıtay sonucunu beklemeye gerek yok" yaklaşımı benimsenirken, kurultayın meşruiyeti söz konusu olduğunda "nihai karar beklenmeli" söylemi öne çıkıyor. Bu durum, parti tabanında olduğu kadar dışarıdan bakan seçmenlerde de hukuki tutarlılık sorularını beraberinde getiriyor.

Son günlerde tartışılan Parti Meclisi üyelerinin istifaları da bu çerçevede okunmalı. Haberlerde yer aldığı üzere çok sayıda PM üyesinin istifa ederek yeni bir kurultay sürecini tetiklemeye çalışması, aslında hukuki kararların uygulanmasını fiilen zorlaştıran siyasi bir hamle niteliği taşıyor. Tüzüğün öngördüğü yeni kurultay mekanizmasının işletilmesi hedeflenirken, ortaya çıkan görüntü CHP'nin artık mahkeme salonları ile parti organları arasında sıkışmış bir yapı haline geldiğini gösteriyor.

Ancak asıl dikkat çekici nokta başka.

Türkiye'de iktidara yakın medya uzun yıllardır CHP'nin "devlet yönetemez", "kendi içinde uzlaşamaz" veya "kriz üretir" tezlerini işlemeye çalıştı. Buna rağmen bugün yaşanan gelişmelerin yarattığı güvensizlik duygusunun yalnızca medya propagandasından kaynaklandığını söylemek zor. Çünkü ortada somut bir belirsizlik bulunuyor. Bir yanda görevden alınmış olduğu iddia edilen bir yönetim, diğer yanda görevi devraldığı ileri sürülen başka bir yönetim, arada ise henüz tamamlanmamış bir yargı süreci var. Bu nedenle toplumdaki tereddüdü yalnızca medya etkisiyle açıklamak eksik kalır.

Daha önemlisi, CHP'nin önümüzdeki seçimlere hangi yönetimle gireceği, aday belirleme süreçlerini kimin yöneteceği, hatta hukuki tartışmaların uzaması halinde parti teşkilatlarının hangi kararları uygulayacağı gibi sorular henüz net cevap bulmuş değil. Yargıtay'ın vereceği kararın belirsizliği ortadan kaldırması bekleniyor. Ancak karar hangi yönde çıkarsa çıksın siyasi tartışmanın bitmesi garanti görünmüyor. Kararın bir tarafça "hukukun zaferi", diğer tarafça ise "siyasetin yargı eliyle dizaynı" olarak yorumlanması kuvvetle muhtemel.

Bu noktada muhalefetin bütünü açısından da yeni bir durum ortaya çıkıyor. Türkiye'de muhalefet uzun süredir CHP merkezli bir denklem üzerinden şekilleniyordu. Yerel seçim başarısından sonra bu eğilim daha da güçlenmişti. Fakat bugün CHP'nin kendi iç gündemi, ekonomik krizden dış politikaya kadar birçok konuda muhalefetin ortak söylem üretmesini zorlaştırıyor.

Bu nedenle diğer muhalefet aktörlerinin en azından geçici bir süre için siyasetlerini CHP'den bağımsız biçimde tasarlamaları rasyonel görünüyor. Çünkü CHP'nin kurultay ve yönetim krizine kilitlendiği bir dönemde bütün muhalefetin aynı krizin içine çekilmesi riski bulunuyor. Muhalefet partilerinin kendi programlarını, kendi seçmen tabanlarını ve kendi gündemlerini öne çıkarmaları, mevcut belirsizlik ortamında daha sürdürülebilir bir strateji olabilir.

Türkiye'nin önünde artık yalnızca bir CHP meselesi yok. Aslında mesele, ana muhalefet partisinin kurumsal kapasitesinin bu kadar ağır bir hukuk-siyaset krizini nasıl yöneteceği. Yargıtay kararı elbette önemli olacak. Fakat görünen o ki karar ne zaman çıkarsa çıksın, asıl sınav sonrasında başlayacak. Çünkü mahkemeler yönetimleri değiştirebilir; ancak seçmenin güvenini yeniden tesis etmek, hiçbir mahkeme kararının tek başına çözebileceği bir mesele değildir

Bu noktada dikkat çekici bir çelişki de ortaya çıkıyor. Kurultayın meşruiyeti konusunda "Yargıtay'ın nihai kararını beklemek gerekir" yaklaşımını savunan CHP'nin mevcut yönetimi, konu parti içi ihraçlara geldiğinde aynı ölçüde ihtiyatlı davranmıyor. Henüz hukuki sürecin tamamlanmadığı, parti yönetiminin meşruiyetinin dahi tartışıldığı bir ortamda ihraç listelerinin hazırlanması ve bu yönde adımlar atılması, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Eğer ortada Yargıtay kararını beklemeyi gerektiren bir belirsizlik varsa bu belirsizlik neden yalnızca kurultay tartışmalarında dikkate alınıyor? Yok eğer mevcut yönetim kendi meşruiyetinden ve yetkisinden eminse, o halde kurultay konusunda sürekli olarak nihai yargı kararına yapılan vurgunun anlamı nedir? CHP'nin önündeki sorun yalnızca hukuki değil, aynı zamanda kamuoyuna tutarlı ve ikna edici bir izah sunabilme sorunudur.