Bir iddia ortaya atıldığında, modern hukukun en temel ilkelerinden biri devreye girer: İddia sahibi iddiasını ispat etmek zorundadır. Çünkü aksi durumda hukuk değil, söylenti düzeni oluşur. Bugün “CHP’den para alan gazeteciler” listesi etrafında dönen tartışma da tam olarak bu çizgide ilerliyor. İsimler ortaya atılıyor, listeler dolaşıma sokuluyor, televizyon ekranlarında ima cümleleri kuruluyor. Suçlanan gazeteciler ise doğal olarak “İspat edin” diyor. Bu noktada verilecek cevap “Ama para elden verilmiştir, belge olmaz” şeklinde olursa, artık mesele gazetecilikten de siyasetten de çıkar; tamamen kanaat savaşı hâline dönüşür.

Çünkü bir insanın almadığı bir parayı almadığını ispat etmesi mümkün değildir. Hukukun evrensel mantığı tam da bu yüzden “iddia eden kanıtlamakla yükümlüdür” der.

Fakat mesele burada bitmiyor. Hatta asıl dikkat çekici taraf bundan sonra başlıyor.

Çünkü bu iddiaları dillendirenlerin önemli bir kısmı, siyasi olarak bugün farklı yerlerde duruyor olabilir ama aynı meslek ikliminin insanları. Dün aynı koridorlarda yürüyen, aynı yayın masalarında oturan, aynı telefon trafiğinin içinde bulunan insanlar bunlar. Siyasi hatları ayrışmış olabilir; fakat medya düzeninin iç içe geçmiş yapısı hâlâ aynı. Bu yüzden ortaya çıkan tablo yalnızca bir siyasi hesaplaşma değil, aynı zamanda medya dünyasının kendi iç kırılması gibi görünüyor.

Üstelik bu çıkışların zamanlaması da dikkat çekici. CHP’deki kayyım ve yönetim krizinin ardından parti içindeki saflaşmalar görünür hâle geldikçe, bir dönem kapalı kapılar ardında konuşulan iddialar yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Bugün yeni yönetime yakın duran bazı isimlerin, düne kadar suçlanan gazetecilerle aynı yayın çizgisinde görünmesi de ayrı bir ironi oluşturuyor.

İnsan ister istemez soruyor: Eğer ortada gerçekten bir etik problem varsa, neden bunu yıllarca konuşmadınız? Yok eğer bugün konuşuluyorsa, mesele gazetecilik etiğinden çok siyasi ve kişisel pozisyon değişiklikleriyle mi ilgili?

Türkiye’de medya ile siyaset arasındaki ilişki zaten hiçbir zaman steril olmadı. İktidar medyası denildi, havuz medyası denildi, belediye reklamları üzerinden kurulan ilişkiler konuşuldu, danışmanlık adı altında yürüyen yakınlıklar tartışıldı. Hatta geçmişte sadece iktidara yakın gazetecilerin değil, muhalefet çevrelerinde etkili olan bazı isimlerin de belediyelerle, vakıflarla, medya projeleriyle ilişkileri gündeme geldi. CHP’den bazı gazetecilere ödeme yapıldığı iddiaları ilk kez 2023’te gündeme taşınmış, parti yönetimi ise bu haberlerin “tamamının gerçek dışı” olduğunu açıklamıştı. (haber.sol.org.tr)

Bugün aynı tartışmanın yeniden ısıtılması ise bize başka bir şeyi gösteriyor: Türkiye’de artık siyasi kamplaşma yalnızca partiler arasında değil. Medya dünyası da kendi içinde sert biçimde bölünmüş durumda. Eskiden “iktidar medyası ve muhalif medya” ayrımı vardı. Şimdi aynı mahallede duran insanlar bile birbirini “satılmış”, “operasyon aparatı”, “bir yerlere angaje olmuş” diye suçluyor.

Asıl korkutucu olan da bu zaten.

Çünkü toplumun gerçeğe ulaşmasını sağlayacak en temel alan medya iken, medya artık kendi içinde güven krizine sürüklenmiş durumda. Gazetecilerin birbirini itibarsızlaştırdığı bir yerde, halk hangi bilgiye güvenecek? Her haberin arkasında bir fon, her yorumun arkasında bir siyasi hesap, her eleştirinin arkasında bir ihale şüphesi aranır hâle gelirse, sonunda hakikatin kendisi kaybolur.

Türkiye’de artık insanlar haberlere göre değil, kamplara göre inanıyor. Eğer bir gazeteci “bizden” görülüyorsa söyledikleri sorgulanmadan kabul ediliyor; karşı tarafta görülüyorsa belge sunsa bile reddediliyor. Bu durum yalnızca siyasetin değil, toplumun da parçalandığını gösteriyor.

Daha ilginç olan ise şu: Bu tartışmaların merkezinde sürekli “bağımsız gazetecilik” kavramı kullanılıyor. Oysa gerçekten bağımsız bir medya düzeni olan ülkelerde gazetecilerin gelir kaynakları, danışmanlık ilişkileri, siyasi bağlantıları çok daha şeffaf biçimde tartışılır. Türkiye’de ise şeffaflık yerine ima kültürü hâkim. İsim veriliyor ama belge yok. Suçlama var ama dosya yok. Kesin cümleler kuruluyor ama hukuki süreç işletilmiyor.

Sonra da toplumdan buna inanması bekleniyor.

Elbette medya ile siyaset arasında temas olacaktır. Gazeteci siyasetçiyi takip eder, siyasetçi medyayı etkilemeye çalışır. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Fakat sorun, ilişkinin şeffaflığını kaybettiği noktada başlıyor. Çünkü o zaman gazeteci kamu adına soru soran kişi olmaktan çıkıp siyasi savaşların aparatı gibi görülmeye başlanıyor.

Bugün yaşadığımız kriz biraz da budur.

Bir tarafta sürekli “özgür basın baskı altında” diyen bir siyaset var. CHP’li isimler sık sık basın özgürlüğü vurgusu yapıyor, gazetecilere yönelik baskıları eleştiriyor. (cumhuriyet.com.tr) Öte tarafta ise aynı medya çevrelerinin içinde, gazeteciler üzerinden yürüyen ağır ithamlar dolaşıyor. Dahası bu suçlamaların önemli kısmı dışarıdan değil, içeriden geliyor.

İşte bu yüzden mesele yalnızca “kim para aldı” meselesi değildir. Mesele, Türkiye’nin artık herkesin birbirinden şüphe ettiği bir ülkeye dönüşmesidir.

Siyasetçi gazeteciden şüphe ediyor.
Gazeteci meslektaşından şüphe ediyor.
Muhalif muhaliften şüphe ediyor.
Ve en sonunda halk, herkesin bir yerden talimat aldığına inanmaya başlıyor.

Bu ortamda gerçekler değil, taraflar kazanıyor.

Belki de en acı olan şu: Bir zamanlar iktidarın medya üzerindeki etkisini eleştiren çevreler, bugün kendi içlerinde benzer ithamlarla yüzleşiyor. Dün “yandaş medya” kavramını kullananların bugün birbirine “fonlu gazeteci” imasında bulunması, Türkiye’de kutuplaşmanın artık yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda mesleki bir parçalanmaya dönüştüğünü gösteriyor.

Ortada gerçekten suç varsa ortaya konur, belge sunulur, hukuk işler.
Ama belge olmadan dolaşıma sokulan her liste, sonunda sadece güveni öldürür.

Ve bir toplumda güven öldüğünde, geriye yalnızca bağıran ekranlar kalır.