Türkiye'nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı en büyük toplumsal sorunlardan biri nedir diye sorulsa, çoğu kişi ekonomik krizden, hayat pahalılığından ya da siyasi kutuplaşmadan söz edecektir. Bunların her biri önemli meselelerdir. Ancak sessizce büyüyen ve çoğu zaman yalnızca bir cinayet haberi olarak gündeme gelen başka bir sorun daha var: Uyuşturucu bağımlılığının aileyi içeriden çökerten etkisi.
Son günlerde peş peşe gelen iki haber bu açıdan son derece çarpıcıydı.
Birinde bir oğul babasını öldürdü.
Diğerinde bir baba oğlunu.
Her iki olayın merkezinde de uyuşturucu bağımlılığı vardı.
Aslında bu iki haber birbirinin tam karşıtı gibi görünse de aynı hikâyenin farklı sonlarıydı. Birinde bağımlılığın yarattığı öfke ve kontrol kaybı babanın ölümüne yol açtı. Diğerinde ise yıllarca süren gerilim ve şiddetin sonunda baba silahına sarıldı ve oğlunu öldürdü.
Bu haberler birkaç gün konuşulup unutulacak sıradan asayiş olayları değildir. Çünkü burada öldürülen yalnızca insanlar değil; aile bağları, güven duygusu ve birlikte yaşama kültürüdür.
Bir toplum için bundan daha ağır bir alarm işareti olabilir mi?
Türkiye'de uyuşturucu meselesi uzun yıllar boyunca daha çok güvenlik perspektifiyle ele alındı. Kaçakçılık, sokak satıcıları, operasyonlar ve yakalanan miktarlar konuşuldu.
Oysa asıl soru şuydu:
Uyuşturucu eve girdiğinde ne oluyor?
Bu sorunun cevabını son yıllarda artan aile içi cinayetlerde görmek mümkün.
Haber arşivleri incelendiğinde benzer bir tablo sürekli karşımıza çıkıyor.
Bağımlı hale gelen genç ya da orta yaşlı birey aileden para istemeye başlıyor. Önce küçük miktarlar. Sonra daha sık ve daha yüksek talepler. Para verilmediğinde tehditler başlıyor. Ardından hakaretler ve fiziksel şiddet geliyor.
Anne ve babalar çoğu zaman çocuklarını polise şikâyet etmek istemiyor. Çünkü karşılarındaki kişi bir suçlu değil, evlatları.
Bir süre sonra evdeki herkes bağımlının ruh hâline göre yaşamaya başlıyor.
Aile artık aile olmaktan çıkıyor; adeta bir rehine düzenine dönüşüyor.
Ve bazen bu süreç ölümle sonuçlanıyor.
Burada dikkat çekici olan nokta, son dönemde haberlerde giderek daha sık karşımıza çıkan yeni bir korku türünün ortaya çıkmış olmasıdır.
Bir zamanlar anne ve babalar çocuklarının kötü arkadaş çevresine düşmesinden, suça karışmasından veya siyasi çatışmaların içine sürüklenmesinden korkardı.
Bugün ise birçok aile çok daha temel bir korku yaşıyor:
"Ya evladım uyuşturucuya bulaşırsa?"
Daha da acısı, bazı aileler için korku bununla sınırlı değil.
"Ya bir gün bana zarar verirse?"
Bu soru birkaç yıl öncesine kadar uç bir endişe gibi görülebilirdi. Bugün ise haber sayfalarında giderek daha fazla karşılık buluyor.
Bir annenin oğlundan korkması, bir babanın evladından çekinmesi, bir kardeşin aynı evde yaşadığı kardeşiyle göz göze gelmek istememesi yalnızca bireysel trajediler değildir.
Bunlar toplumsal çözülmenin işaretleridir.
Elbette uyuşturucu kullanan herkes şiddete yönelmez.
Böyle bir genelleme hem yanlış hem de haksız olur.
Ancak ağır bağımlılık, özellikle sentetik maddelerle birleştiğinde kişilik değişimlerine, saldırganlığa, dürtü kontrolünün kaybolmasına ve gerçeklik algısının bozulmasına yol açabilmektedir.
Sorun tam da burada başlıyor.
Çünkü aileler çoğu zaman bağımlılığın ne kadar ilerlediğini fark ettiğinde artık iş işten geçmiş oluyor.
Tedavi süreçleri yetersiz kalıyor.
Rehabilitasyon merkezleri sınırlı kalıyor.
Aileler ise çoğu zaman bu mücadeleyi tek başına vermeye çalışıyor.
Sonuçta ortaya yalnız bırakılmış aileler çıkıyor.
Meselenin bir başka boyutu da ekonomik ve sosyal şartlarla ilgilidir.
Genç işsizliğinin yüksek olduğu, gelecek beklentilerinin zayıfladığı, sosyal bağların gevşediği dönemlerde bağımlılık daha verimli bir zemin bulur.
Eskiden mahalle vardı.
Komşuluk vardı.
Akrabalık ilişkileri daha güçlüydü.
Bugün ise birçok aile sorunlarını kendi dört duvarı arasında yaşamaya çalışıyor.
Kapılar kapanıyor, perdeler çekiliyor ve yaşanan dram dışarıdan görünmez hale geliyor.
Ta ki bir gün bir cinayet haberiyle karşılaşıncaya kadar.
O zaman da toplum şaşırıyor.
Oysa çoğu zaman o cinayet bir günde ortaya çıkmıyor.
Ayların, hatta yılların birikimi oluyor.
Belki de üzerinde düşünmemiz gereken en önemli nokta şudur:
Bir toplumun sağlığı yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülmez.
Bir toplumun gerçek sağlığı, aile içindeki ilişkilerde görülür.
Anne ile çocuk arasındaki bağda görülür.
Baba ile evlat arasındaki güvende görülür.
Kardeşler arasındaki dayanışmada görülür.
Eğer bir ülkede evlatlar babalarını, babalar evlatlarını öldürmeye başlıyorsa burada yalnızca bir güvenlik sorunu değil, daha derin bir toplumsal yara vardır.
Bu yara polis operasyonlarıyla tek başına iyileşmez.
Daha fazla rehabilitasyon merkezi gerekir.
Daha güçlü sosyal politikalar gerekir.
Daha etkin koruyucu sağlık hizmetleri gerekir.
Ve her şeyden önce bağımlılığı yalnızca suç meselesi olarak değil, toplumu içeriden kemiren bir sosyal kriz olarak görmek gerekir.
Son günlerde yaşanan iki ölüm, aslında birbirinin aynadaki yansımasıydı.
Birinde baba toprağa evladını verdi.
Diğerinde evlat toprağa babasını.
Kaybeden taraf ise yalnızca o aileler değildi.
Çünkü bu haberler bize çok açık bir gerçeği hatırlatıyor:
Uyuşturucu yalnızca kullanan kişiyi değil, onunla aynı sofraya oturanları, aynı evde yaşayanları, aynı kaderi paylaşanları da yavaş yavaş tüketiyor.
Ve toplumlar için en büyük tehlikeler bazen sokakta değil, evin içinde büyüyor. Evlat korkusunun anne ve baba sevgisinin önüne geçtiği bir yerde ise mesele artık bireysel değil, toplumsaldır. Türkiye'nin önündeki asıl soru da budur:
Uyuşturucuyla mücadeleyi yalnızca bir güvenlik politikası olarak mı sürdüreceğiz, yoksa aileyi koruma meselesi olarak mı ele alacağız?
Verilecek cevap, gelecekte kaç babanın evladını, kaç evladın babasını toprağa vereceğini de belirleyecektir.