Bir insanı gerçekten ele veren şey, hayallerine ne kadar ulaştığı değil; yolda yürürken ne kadar değiştiğidir.
Bazıları dünyayı dönüştürmek için yola çıkar, ama fark etmeden dünyanın kurallarına teslim olur. Bazıları ise bütün fırtınalara rağmen özünü korumayı başarır. Asıl soru da burada başlar…
Gençtik…
Dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştık.
İnandığımız değerler, hayalini kurduğumuz bir dünya vardı. İnsanların korkmadan yaşadığı, adaletin herkese eşit dağıtıldığı, güçlü olanın değil haklı olanın sözünün geçtiği; kimsenin kimseyi ezmediği ve insan onurunun korunduğu bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyorduk.
Bize göre mesele sadece kendi hayatımızı kurtarmak değil, yaşadığımız çağı değiştirebilmekti.
Çünkü tarihimiz bize bunu öğretiyordu.
Atalarımız da dünyayı değiştirmek için yollara düşmüş; fetihler yapmış, devletler kurmuş, gittikleri yerlere sadece kılıç değil hukuk, düzen ve adalet de götürmüşlerdi. Biz de ecdadımıza yakışır bir nesil olmanın hayalini kuruyorduk.
“Asım’ın Nesli” olmak sadece geçmişle övünmek değil; geçmişten aldığımız değerleri çağın ilmi, teknolojisi ve üretim gücüyle birleştirerek yeni bir medeniyet inşa etmekti.
Bu yüzden mücadele ettik.
Kimi zaman sokaklarda, kimi zaman üniversite sıralarında, kimi zaman memleketin en ücra köşelerinde…
Dünyayı değiştireceğimize inanıyorduk.
Fakat yıllar geçti.
Hayatın sert rüzgârları birçok insanı başka limanlara savurdu.
Bir zamanlar dünyayı değiştirmek isteyenlerin kimi makamla, kimi servetle, kimi korkularıyla, kimi de yalnız kalmamak için değişti.
Dünyayı değiştirmek üzere çıktığımız yolda, değiştirmek istediğimiz dünyanın bir çoğumuzu değiştirdiğini gördük.
Ve en acısı da buydu.
Çünkü insanın düşmanına yenilmesi anlaşılabilir bir şeydir; fakat ideallerine yenilmesi, hayallerini terk etmesi, kendi kendisine yabancılaşması çok daha ağırdır.
Bugün dönüp geriye baktığımızda şu soruyla yüzleşiyoruz; biz dünyayı değiştirebildik mi?
Belki hayır…
Peki dünya bizi değiştirebildi mi?
İşte bu sorunun cevabını verebilecek cesarette kendimizle hesaplaşma mümkün mü?
Çünkü insanın değeri, ulaştığı makamlarla değil; koruyabildiği ilkelerle ölçülür.
Belki arzuladığımız dünyayı kuramadık.
Belki hayallerimizin tamamını gerçekleştiremedik.
Ama hâlâ adalete inanıyorsak!
Hâlâ haksızlık karşısında susmuyorsak!
Hâlâ menfaatin önüne vicdanı koyabiliyorsak!
Hâlâ korkunun değil inancın tarafında durabiliyorsak!
O zaman kaybetmiş sayılmayız!
Çünkü her çağın asıl mücadelesi, dünyayı değiştirmekten önce insanın kendisini koruyabilmesidir.
Dünya sürekli değişiyor…
Makamlar değişiyor.
İktidarlar değişiyor.
İnsanlar değişiyor.
Ama bazıları vardır ki değişen zamanların içinde özünü muhafaza etmeye çalışır.
Belki bugün sorulması gereken soru şudur; dünya nasıl değişiyor değil… Kim, ne uğruna değişiyor?
Ve kim, ne pahasına olursa olsun değişmemeyi başarabiliyor?
Belki de ülkücü hareketin asıl hikâyesi burada gizlidir.
Çünkü ülkücülük hiçbir zaman sadece bir siyasi tercih olmadı. Bir makam arayışı, bir kariyer planı ya da bir çıkar ortaklığı da değildi.
Ülkücülük; zor zamanlarda doğruda kalabilme iradesi, kalabalıkların yönüne göre değil vicdanın sesine göre yürüyebilme cesaretiydi.
Yarım asrı aşan bu yürüyüş boyunca nice isimler geldi geçti. Kimi mücadeleyi omuzladı, kimi yolda yoruldu, kimi yolunu değiştirdi, kimi de değişen zamanlara rağmen aynı inancı taşımaya devam etti…
Bugün geriye dönüp baktığımızda, hatırlananlar makam sahipleri değil; bedel ödeyenlerdir.
Çünkü tarih, rüzgârın estiği yöne dönenleri değil, fırtınaya rağmen yönünü kaybetmeyenleri yazar.
Belki bizler dünyayı değiştiremedik.
Belki hayal ettiğimiz büyük medeniyet yürüyüşünü tamamlayamadık.
Ama eğer hâlâ vatanı sevmenin, millete hizmet etmenin, adaletin yanında durmanın ve haksızlığa karşı çıkmanın değerli olduğuna inanıyorsak, o büyük yürüyüşün bir parçası olmaya devam ediyoruz demektir…
Ve belki de insanın hayatta kazanabileceği en büyük zafer budur; zaman değişirken, şartlar değişirken, insanlar değişirken; özünü kaybetmemek…
Çünkü günün sonunda geriye şu soru kalır; dünyayı ne kadar değiştirdiğimiz değil, dünya değişirken bizim ne kadar ayakta kalabildiğimiz…