Siyasette bazen rakibinizin yapamadığını, kendi iç tartışmalarınız başarıyla gerçekleştirir.

CHP’nin bugün yaşadığı süreç tam da böyle bir tabloyu andırıyor. Uzun yıllardır iktidarın yargı üzerindeki etkisini eleştiren, hukukun siyasallaştığını savunan ve demokratik meşruiyeti sandıkta arayan parti, şimdi kendi kurultayının meşruiyetini mahkeme salonlarında tartışıyor.

İktidara yakın çevrelerin gözünden bakıldığında ise ortaya oldukça ilginç bir manzara çıkıyor.

Bir tarafta “mutlak butlan” iddiasıyla kurultayın yok hükmünde sayılması gerektiğini savunanlar, diğer tarafta parti tüzüğünü ve kurultay iradesini esas alanlar bulunuyor. Hukuk ile siyaset, mahkeme ile parti iradesi arasında sıkışan CHP, yıllardır yaptığı eleştirilerin tam ortasında kendisini bulmuş durumda.

İşin ironisi de burada başlıyor.

CHP yıllarca yargının siyasete müdahale ettiğini söyledi. Bugün ise kendi geleceğini belirleyecek kararın yine yargıdan çıkmasını bekliyor.

Ancak daha büyük bir paradoks var.

CHP, yargıya etki edemediğini söyleyen, yargının bağımsız olmadığı yönünde eleştiriler yapan bir siyasi hareket olarak, şimdi aynı yargı mekanizmasının vereceği karara göre yol haritasını belirlemek zorunda kalıyor. Güvenmediğini söylediği sistemin vereceği hüküm, parti içi meşruiyet tartışmasının merkezine yerleşiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı da bu tartışmaların odağında bulunuyor. İktidara yakın yorumcuların sıkça kullandığı ifadeyle bakılırsa, ortaya neredeyse bir “kayyım genel başkan” tartışması çıkmış durumda. Sandıkta değişen iradenin yerine mahkeme kararıyla oluşabilecek yeni bir tablo ihtimali, siyasetin değil hukuki süreçlerin belirleyici hale geldiği yönündeki eleştirileri büyütüyor.

Burada asıl dikkat çekici olan nokta ise şu; CHP, yıllardır hukuk devleti vurgusu yaparken bugün hukuk ile parti tüzüğü arasındaki çatışmanın içinde kalmış görünüyor. Kurultay delegelerinin iradesi mi üstün olacak, yoksa mahkemenin vereceği karar mı? Tartışmanın özü giderek bu soruya dönüşüyor.

Muhalefetin temel iddiası demokratik meşruiyet ise, bu meşruiyetin kaynağının neresi olduğu sorusu da kaçınılmaz hale geliyor.

Bir yandan iktidarın yargı üzerindeki etkisini eleştiren bir söylem, diğer yandan aynı yargıdan çıkacak kararı bekleyen bir siyasi yapı…

Bir yandan parti içi demokrasiyi savunan açıklamalar, diğer yandan kurultayın hukuken geçersiz sayılması talepleri…

Bu tablo dışarıdan bakıldığında ciddi bir çelişki görüntüsü veriyor.

İktidar yanlısı bir gözle yorumlandığında ise mesele daha da ironik hale geliyor; yıllardır hukukun üstünlüğünü anlatan CHP, şimdi hukukun vereceği karar karşısında siyasi olarak en sıkışık dönemlerinden birini yaşıyor. Yargıya müdahale edemediğini söyleyen bir parti, tam da bu nedenle yargının sonucunu beklemek zorunda kalıyor.

Sonuç olarak CHP’nin bugün yaşadığı kriz yalnızca bir liderlik tartışması değil; hukuk, tüzük, kurultay iradesi ve siyasi meşruiyet arasındaki gerilimin somut bir örneği haline gelmiş durumda.

Belki de siyasetin en büyük ironilerinden biri budur; yıllarca hukuk üzerinden eleştirdiğiniz sistemin içinde, günün sonunda kendi kaderinizi yine hukuk belirler.

CHP’nin bugün karşı karşıya olduğu tablo tam olarak bu paradoksun kendisidir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllar önce başlattığı Adalet Yürüyüşü’nü hatırlamakta fayda var. Günlerce süren o yürüyüşte verilen temel mesaj, ülkede adaletin eksik olduğu ve hukuk sisteminin yeniden tesis edilmesi gerektiğiydi. Ancak bugün gelinen noktada, kendi partisinin geleceğine ilişkin kararın da yargı süreçleri üzerinden şekillenmesini bekleyen bir siyasi aktör olarak Sayın Kılıçdaroğlu’nun, ortaya çıkan tablo karşısında en azından kendi söylemi açısından farklı bir değerlendirme yapması gerekiyor. Eğer yargının vereceği kararın meşruiyetine güvenilecekse, “o halde ülkede artık adalet var” demek zorunda Sayın Kılıçdaroğlu.