Büyük Orta Doğu projesini hayata geçirmek için Amerika’nın 2010 yılında başlatmış olduğu Arap Baharı, 2011 yılında Süriye’de darbe yapabilmek için ortaya sürdüğü İŞİD, HTŞ ve YPG, yine 2021 yılında Afganistan’dan geri çekilip ülkeyi Taliban’a bırakması, 2022’de Ukrayna savaşını başlatması ve son olarak da 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a karşı başlattığı saldırılar birçok ülkenin ekonomisini derinden sarsmakla birlikte devasa boyutta Orta Doğu’dan özellikle Türkiye’den sonra Avrupa’ya nüfus transferine sebep oldu.

Arap Baharı ile birlikte Libya, Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn, Ürdün, Fas, Cezayir, Irak, Sudan ve Lübnan’da planlı iç karışık ve stratejik ekonomik buhranla birlikte ülkedeki yönetimlerin değişimesi sağlandı ancak Afganistan ve Suriye’de sadece hükümetler düşmedi, milyonlarca genç, sıcak çatışma tecrübesi olan ağırlıklı erkek nüfus, Türkiye ve Avrupa’ya geçerek ülkelerin sosyolojisini değiştirdi.

Liberallerin savunduğu “çok kültürlülük” esasında birçok ülkenin “kültürsüzleşme” sürecine girmesini sağladı.

Ülkelerin tarihleri, demografik yapıları, dilleri, dinleri, insan hakları, çocuk hakları, kriminal tipolojisi, tamamen farklı bir toplum için geliştirilen yasalar ve cezalar yaşanan çok hızlı değişime ayak uyduramadı.

Halktaki tedirginlik büyümeye başladı.

İlkeler, toplumsal kabuller, alışkanlıklar değersizleştirildi, yok sayıldı, itibarsızlaştırıldı.

Ülkelere gelen yabancı erkeklerin kadınlara karşı bakış açıları da kültürel olarak son derece farklı ve gelişmemiş olunca, kontrolsüz göçle birlikte kadınlar kontrolsüz güvenlik sorunları ve tehditler karşısında yalnız ve savunmasız kaldı.

Şehirlerin kimlikleri, görüntüleri, sokaklarda konuşulan diller, satılan yemekler ve alışveriş alışkanlıkları sadece şehirlerin kokularını veya sesini değiştirmedi, son derece hasar verici, hızlı ve agresif bir dönüşümü başlatmış oldu.

Yerel halk, topluma dayatılan bu radikal değişime anlam vermeye çalışırken, kendisini ifade etmeye çalışanlar ise radikal sağ, ırkçı veya faşist olarak tanımladı ve herhangi bir aykırı ses çıkmasın diye toplumun dışına itti.

Liberaller, gerçekleşen demografik ve kültürel darbeyi kimsenin konuşmasını, itiraz etmesini veya yanlışlara karşı örgütlenmesine de izin vermedi.

Böylece kendi kültürünün yok edilmesine, tarihleri unutulmasına karşı hükümetin getirdiği yabancılarla geleceklerini paylaşmak istemeyen geniş bir kitle yavaş, yavaş derinden sessizce sandıkta devrim yapmak için örgütlenmeye başladı.

İşte son iki aydır özellikle Avrupa’da yaşanan seçim sonuçlarından görüyoruz ki; Avrupalılar da artık yeter diyor.

Yıllarca itirazlarını duymamazlıktan gelen sorumsuz siyasetçilerin dinlemekten başka çareleri kalmayacak şekilde sandıkta gerekli demokratik cevaplarının verilmesini sağlıyorlar.

Macaristan, Bulgaristan, Romanya, İngiltere ve çok yakında Fransa ve Almanya’da yükselen vatansever ve milliyetçi oylarla vatandaşlar ülkelerini resmen geri alacak yoluna girmiş bulunuyor.

Makas, kapanmayacak şekilde açıldı.

Avrupalılar yeniden milliyetçiliği, ulus devlet yapısını ve öz kimliklerine hasret kaldıkça ve yeniden keşfettikçe, Avrupa Birliği’nin liberal, küreselci “masal” varyantı gerçek dışı politikaları da tamamen çökmeye başladı.

Bu çöküşle birlikte Avrupa Birliği, üye ülkelerin üzerindeki kontrolünü de kaybediyor.

Geçen hafta, Almanya’nın en önemli ve saygın anket ve araştırma şirketi olan INSA-Meinungsteren’in yayınladığı ankette, Doğu Almanya’da Eylül ayında yapılacak olan seçimlerde AfD Partisi sadece birinci parti gelmekle kalmıyor, Başbakan Merz, Alman tarihinde en az beğenilen Başbakan olarak tarihe geçtiğini ve 1980’li yıllardan itibaren en hızlı güven kaybeden hükümet olduğunun da gösterilmesini sağladı.

Aynı zamanda ilerleyen süreçte SPD’nin oyları %5’in altında düşerse, o zaman AfD, Doğu Almanya’da tek başına iktidar olma fırsatını yakalamış olacak.

Unutmayayım ki, AfD daha 2013 yılında kuruldu ve özellikle Avrupa Birliği’nin ekonomi, göç, LGBTQ, milliyetçilik, devlet karşıtı olan politikalarına karşı hep durdu.

Şimdi AfD’nin bu olağanüstü yükselişiyle liberallerin dönemi sonlanmış olacaktır ve bir çok ülkede son on iki yıllık liberal politikalara karşı devrim başlatılacak.

Dolayısıyla, Arap Baharı’ndan sonra liberallerin başlattığı kültürel savaşın da yavaş yavaş sonu gelindiğini nihayet görmüş olduk.

Almanya değişirse, Avrupa değişecek, Avrupa değişirse de bölge de değişmek zorunda kalacaktır.

Yaşasın devletçilik, yaşasın tarih, yaşasın milliyetçilik...