Jeffrey Epstein dosyaları, yalnızca bireysel bir suç anlatısı değildir. Bu dosyalar, gücün denetimsiz kaldığında kutsalı, çocuğu ve toplumsal hafızayı nasıl istismar edebildiğinin karanlık bir arşividir. Çocuk kaçırma ve cinsel istismar iddiaları, artık sayısız tanıklık ve yargı kararıyla kayıt altındadır. Ancak dosyalarda dolaşan ve kamuoyunda yankı bulan bazı anlatımlar-örneğin kutsal mekânlara ait unsurların fetişleştirilerek kullanıldığına dair iddialar (Kabe’nin örtüsünün halıya çevrilmesi) -meseleyi daha derin bir yere taşır: sembolik olanın bilinçli biçimde kirletilmesi.
Bu noktada mesele yalnızca suç değildir. Mesele, suçun hangi zihniyetle mümkün hâle geldiğidir.
Psikolojik Çerçeve: Sınır İhlali, Fetiş ve Yasanın Çöküşü
Psikodinamik açıdan çocuk istismarı, en ağır sınır ihlalidir. Çocuk, henüz kendini koruyacak simgesel donanıma sahip değildir. Bu nedenle istismar yalnız bedene değil, benliğin kuruluşuna yöneliktir. Travma burada anı değil, yapı üretir.
Kutsal sembollerin (örtü, emanet, ritüel) istismar nesnesine dönüştürülmesi ise aynı mekanizmanın genişletilmiş hâlidir. Lacancı çerçevede bu durum, Yasa’nın çöküşü, “Baba’nın Adı”nın işlevsizleşmesi anlamına gelir. Yasa çökerse sınır kalmaz; sınır kalmazsa çocuk savunmasızdır, çocuk savunmasızsa suç organize olur.
Bu nedenle Epstein dosyaları bir “ahlâk skandalı” değil, medeniyet testidir.
Tarihsel Karşı-Örnek: Emanetin Korunması
Tarihimizde bunun tam karşısında duran berrak bir çizgi vardır. Arap isyanları başlar başlamaz İttihatçıların, kutsal emanetlerin güvenliği için İstanbul’a naklini istemesi; bu emanetlerin Fahrettin Paşa’nın eksiksiz ve sorunsuz ulaştırması ve işgal yıllarında Kuvayi Milliye’nin bu emanetleri canı pahasına koruması, sıradan bir tarih detayı değildir.
Bu vatanın evlatlarının aklının ahlâkıdır.
Kutsal, teşhir edilmez; korunur. Güç, fetiş üretmez; sorumluluk taşır. Emanet, pazarlık konusu yapılmaz; bedeli ne olursa olsun muhafaza edilir. Bugün küresel elit suç ağlarının kutsalı bir aksesuar gibi kullandığına dair iddialar karşısında, bu tarihsel tutum yalnızca bir hatıra değil, hesap soran bir ölçüttür.
Atatürkçü Perspektif: Çocuk, Cumhuriyetin Dokunulmaz Alanıdır
Atatürkçü düşünce çocuk meselesini duygusal bir merhamet alanı olarak değil, kurucu bir devlet meselesi olarak ele alır. Çocuk, geleceğin yetişkini değil; bugünün korunması gereken öznesidir. Çocuğu koruyamayan hiçbir yapı, vatanı koruduğunu iddia edemez.
Burada sormamız gereken soru nettir ve rahatsız edicidir:
Depremde kaybolan çocuklar nerede?
Bu soru bir polemik değildir. Bu soru bir suç mahallidir.
Binlerce çocuğun kayıt sistemlerinden düştüğü, kimliksiz kaldığı, ailelerinden koptuğu bir felaketin ardından hâlâ net, şeffaf ve bağlayıcı bir cevap yoksa; burada yalnızca organizasyon eksikliği değil, yapısal bir ihmal vardır. Felaket sonrası kaybolan çocuklar, istismar ağları için en kırılgan nüfusu oluşturur. Bu bir ihtimal değil, evrensel bir gerçektir.
Devlet, çocuk konusunda “iyi niyetli” olamaz. Devlet kesin olmak zorundadır. Kayıt tutmayan, takip etmeyen, hesap vermeyen her yapı, suça istemeden ortak olur.
Psikolojik Sonuç: Travmanın Kuşaklara Aktarımı
İstismar görmüş ya da kaybolmuş bir çocuk, yalnızca bireysel bir trajedi değildir. Travma, kuşaktan kuşağa aktarılır. Güvensizlik, öfke, kopuş ve yabancılaşma toplumsal dokuya yerleşir. Cumhuriyetin hedefi tam da bu zinciri kırmaktır.
Bu yüzden laiklik bir ayrıntı değil, çocuk koruma mekanizmasıdır.
Bu yüzden hukuk bir prosedür değil, sınır çizgisidir.
Bu yüzden eğitim bir lüks değil, savunma hattıdır.
Sonuç:
Epstein dosyaları bize şunu hatırlatıyor: Güç denetlenmezse, çocuklar kaybolur; kutsal kirlenir, semboller çöker. Bizim tarihimiz ise başka bir cümle kurar. Emaneti koruyan, çocuğu yaşatan, yasayı ayakta tutan bir çizgi.
Ve bu çizginin en yalın, en sert ifadesi şudur:
Vatanı korumak, çocuğu korumakla başlar.
Bu bir temenni değil.
Bu bir ahlâk dersi değil.
Bu, yerine getirilmediğinde hesap sorulması gereken bir devlet ilkesidir.