Gazze’de gerçekleşen soykırım ve İsrail’in işlediği savaş suçlarına karşı kendi ülkemiz dahil tüm dünya yöneticileri gözümüzün önünde yaşanan olaylara tamamen yüzeysel, hamasi ve pragmatik bir şeklide yaklaşıyor olmaları bize gösteriyor ki tarih bazen yaşandığı gibi değil, propagandaya hizmet etme amacıyla yazılabiliyor.
Modern tarihte en öne çıkartılan ve sorgusuz inanmamız beklenen konu ise ikinci Dünya Savaşında Yahudilerin Naziler tarafından uğradığı soykırım nedeniyle İsrail’in kurulması kaçınılmaz olmasıdır.
1939-1945 arasında, tarihçilerin değerlendirmelerine göre yaklaşık 75-80 milyon kişi hayatını kaybettiğini ve bu da o dönemdeki dünya nüfusunun yaklaşık %4’u olduğunu denk geliyor.
En büyük kayıplar Sovyetler ve Çin’de yaşanmasına rağmen, Siyonist lobiler, dünyada sadece Yahudilerin kayıplara uğradığını ve böylece bu mağduriyet nedeniyle empati kurulmasına izin veriyor.
1945 yılından itibaren yaşanan soykırım nedeniyle dünyaya Filistin’in, Siyonistler tarafından işgal edilmesi de haklı bir gerekçe olarak gösteriliyor.
Bu propaganda 81 yıldır kesintisiz olarak günümüze kadar tüm dünyaya dayatılıyor.
Ancak dayatılan propagandanın ardından bir de ısrarla yok edilemeyen gerekçeler var.
Ana akım medyada anlatılmayan konular hakkında biraz daha derinlemesine inildiğine anlıyoruz ki Naziler, ilk iktidara geldiklerinde öncellikleri soykırım değil, acilen çözmeleri gereken derin bir ekonomik kriz ve işsizlik olduğu anlaşılıyor.
Bu nedenle Naziler 30 Ocak 1933 tarihinde iktidara gelmeden önce ilk olarak yurtdışında yaşayan Almanlar arasında lobi amaçlı örgütlenmeyi sağladılar.
Böylece iktidara geldiklerinde Avusturya, Çekoslovakya, Polonya, İsveç, Türkiye, Brezilya, Arjantin, Amerika ve Filistin’de Nazi partisin şubeleri kurulduğunu, faaliyetlere başladığını ve örgütlendiğini görüyoruz.
İktidar önce kurulan en stratejik şubelerinden biri 1932 yılında açtıkları ve 1939 yılına kadar da faaliyet gösteren Filistin’deki şubeleriydi.
Bu şubenin aracılıyla, Nazi Partisi iktidara geldikten 6 ay sonra, yani 25 Ağustos, 1933 yılında Siyonistler ve Nazilerin arasında imzalanan Haavara Anlaşmasında büyük rol oynadı.
Haavara Anlaşması belki de Hitler’in iktidarda kalmasına ve Almanya’nın ekonomik güç toplamasına büyük rol oynayan en önemli anlaşmalardan birisidir.
Anlaşma Hitler, Almanya Siyonistler Federasyonu ve Anglo-Palestine Bankası arasında imzalandı.
Anglo-Palestine Bankası 1902 yılında Siyonizmin siyasi öncüsü Theodor Herzl, David Wolffsohn ve diğer Siyonist finansörler tarafından İngiliz sömürgesi altında Filistin’e yerleştirmesi için getirilecek olan Yahudiler ve yerleşim yerlerini finanse edip, Avrupa ve Filistin arasında finansal köprü oluşturma amacıyla kuruldu.
Bugün, Anglo-Palestine Bankası, İsrail’in en büyük bankası Bank Leumi olarak devam etmektedir.
Anlaşma gereği, İngiliz kontrolünde olan Filistin’e Almanya’dan gelecek olan Yahudiler,
önce belli miktarda para Alman bankasını yatıracak, sonra
o yatırılan paranın bir kısmıyla, Filistin’ ihraç etmek üzere çeşitli Alman malları alacaktı.
Almanya’da satın alınan mallar ise sadece Anglo-Filisitin Bankası üzerinden de
Filistin’e gönderilecek ve satın alan kişi, Filistin’de o malların satışlarından tek sorumlusu olacaktı.
Böylece Naziler, Filistin’e gitmek isteyen Yahudilerin sermayesine el koyarken, sermayenin bir kısmı geri almaları için de Alman mallarının da satılmasını sağladı.
Bu sistem sayesinde günümüzün parasıyla Yahudilere ait 2.5 milyar dolar sermaye Almanya’dan çıkartılması önlendi.
Bunun yanı sıra işgal edilen Filistin toprakları üzerinde kurulan Kibbutz yerleşim yerleri için gerekli beton, demir, çelik, cam, boru gibi tüm alt yapı malzemeleri, tarımın büyümesi için gerekli olan traktörler, pompalar, sulama sistemleri ile yerleşik düzenin oluşmasında ihtiyaç duyulan konserve gıdalar, mobilya, tekstil veya günlük kullanımda gerekli olan ev aletleri gibi temel ürünlerin tamamı Almanya’da 1933-1939 arasında ithal edildi.
Bu 6 yıl içinde Almanya, 100 milyon adettin üstünde farklı kalemlerden oluşan ürünleri Filistin’e sattı.
Naziler böylece sadece sermayeyi Almanya’da kalmasını sağlamdı, ekonomik krizden çıkmak için binlerce Alman’a iş gücü yarattı ve günümüzün parasıyla da ekonomisine ilaveten bir trilyon doların üstünde de ek kazanç sağladı.
Daha da enteresan olan durum ise o dönem İngiliz sömürgesi altında olan Kıbrıs adasında 1946-1949 yıllar arasında kurulan Yahudi kamplarda kalan 53,000 kişinin ihtiyaçları da savaş sonrası olmasına rağmen ağırlıklı aynı kişiler tarafından ithal edilen Alman malları ile karşılanmış olmasıdır.
Siyonistler bu anlaşma sayesinde 1933-39 arasında yaklaşık 60,000 varlıklı Alman Yahudi’sini Almanya’dan çıkmasını sağlarken, Almanya’ya karşı uygulanan yaptırımları da aşıp, Filistin’e yerleşen Yahudilerin kesintisiz olarak tüm ihtiyaçların gelmesini sağladılar.
Bu oldukça karlı karşılıklı gerçekleşen ticaret sayesinde varlıklı Yahudiler canlarını kurtarırken, sermayelerinin de büyük kısmını kurtardılar.
Dolayısıyla dünya, İsrail tarafından Filistin’in işgal edilmesini seyrederken, hedef gösterilen Almanya esasında uyguladığı soykırımdan dolayı değil, siyonistlerle yaptığı Haavara Anlaşmasından dolayı İsrail’in kurulmasında büyük sağladı.
Anlaşmadan yararlanan tüm varlıklı Yahudiler ise getirdikleri ürünlerin tek distribütörleri olduklarından kendi insanları savaş sürecinde soykırıma uğrarken kendileri Filistin’de servetlerine servet kattılar.
Tabii ki bununla da yetinmeyip ikinci dünya savaşından sonra kurulan yeni düzeninde ve beraberinde oluşan Birleşmiş Milletler, İMF ve Dünya bankası gibi dev kurulmalarda ellerinde bulunan devasa sermayelerinden dolayı da çok önemli ve etkin rol aldılar.
Artık Siyonistlerin sermayesi yeni dünya düzenin lideri olan Amerika’dan yönetilmeye başlandı. Bu nedenle yoğun lobi sayesinde Amerikan kongresinde 1945 yılında “Uluslararası kuruluşlar dokunulmazlık yasasını” çıkarttılar.
Bu yasa, Amerika’da faaliyet gösteren bazı uluslararası kuruluşlara veya yabancı hükümetlerin sahip olduğu kuruluşları federal düzeyde koruma altına alıp dokunulmazlık tanıdı.
Söz konusu yasa çıktıktan sonra özellikle Dünya bankası ile paralel çalışan 63 bankayı da bu dokunulmazlık yasası kapsamına alınarak koruma altına alındı.
Dolayısıyla, her gün gözümüzün önünde gerçekleşen vahşeti sağlıklı değerlendirmek açısından bilmemiz gerekiyor ki bize yıllardır anlatılan İsrail’in kuruluş nedenleri ve tarihi, esasında kısmen şehir efsanelerinden ibarettir.