Üç yıldır aynı cümleyi duyuyoruz: “Enflasyonla mücadele ediyoruz.”
Merkez Bankası sıkı para politikası uyguluyor, ekonomi yönetimi frene basıyor, faizler tarihi seviyelere çıkıyor.
Peki sonuç?
Ocak ayında yaklaşık yüzde 5 aylık enflasyon.
Bu tablo karşısında vatandaşın sorduğu soru çok net:
Madem enflasyon hâlâ bu seviyede, biz bu kadar yüksek faizi neden ödedik?
Ve daha önemlisi:
Bu yüksek faizin bedelini kim ödüyor?
Cevap açık: Vergilerle. Hem de her geçen gün artan vergilerle.
Maliye sıkıyor, ama kimi?
Son dönemde maliye politikası öylesine sıkılaştı ki, neredeyse yoldan geçen vatandaşı çevirip vergi alacak noktaya geldi. Kayıt dışıyla mücadele elbette doğru. Verginin tabana yayılması elbette gerekli.
Ama “taban” denince dar gelirliyi anlamak başka bir şeydir.
Yarı aç yarı tok yaşayan, etle arasına mesafe girmiş, markete girerken hesap yapan vatandaşı “taban” saymak başka bir şeydir.
Bankalarda trilyonluk hesaplar büyürken; emekli, dul, yetim ve asgari ücretli için hayat her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Türkiye’de gelir dağılımı bozulmuyor artık; parçalanıyor.
Sofralardaki gerçek
Eski Merkez Bankası Başekonomisti Hakan Kara’nın paylaştığı istatistik çarpıcı. Türkiye’de gün aşırı et, tavuk ya da balık tüketme imkânına sahip olmayanların oranı yüzde 40’a dayanmış durumda.
2014’e kadar iyileşen tablo, 2018-2022 arasında yeniden bozuluyor.
2023 itibarıyla halkın neredeyse yarısı düzenli protein tüketemiyor.
Bu sadece et meselesi değil.
Süt var.
Giyim var.
Tatil var.
Barınma var.
Yoksulluk artık istisna değil; yaygın bir gerçek.
İki Türkiye
Bir tarafta: 4 kişinin 20-30 bin lira verdiği restoran hesapları, 1 milyon liralık tatiller, 1.000 liraya satılan lahmacunlar…
Diğer tarafta: Pazar artıklarını toplayan emekliler, Çocuğuna süt alamayan aileler, Kira korkusuyla yaşayan milyonlar.
Türkiye son üç yılda ikiye bölündü. Ve bu bölünmenin en net hissedildiği alan ekonomi.
Tepki büyüyor
Mehmet Şimşek’e yönelik tepki artık sadece sokakta değil. İktidar içinde de açık açık konuşuluyor.
Ekonomist Uğur Gürses, iktidar içindeki bazı çevrelerin Şimşek’i tasfiye etmeye hazırlandığını yazdı. Gürses’in işaret ettiği isimler konusunda kulislerde farklı yorumlar var; eski ekonomi ekibinin yeniden devreye girmek istediği konuşuluyor.
Ancak benim yorumum farklı.
Bu mesele sadece bir iç iktidar kavgası değil.
Bu mesele, uygulanan politikaların toplumsal maliyeti.
Veriler düzeliyor mu? Belki.
Rezervler artmış olabilir.
Risk primi gerilemiş olabilir.
Uluslararası çevrelerin güveni kısmen toparlanmış olabilir.
Ama sokaktaki vatandaş için durum ne?
Cevap net: Daha zor.
Bu politikalar teknik olarak “rasyonel” olabilir.
Ama sosyal olarak ağır.
Ekonomi yönetimi fiyat istikrarını önceledi.
Fakat gelir istikrarı çöktü.
Siyasi bedel
Bugün AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oylarındaki erozyonun temel nedenlerinden biri ekonomik tablo.
Ve bu tablonun mimarı olarak görülen isim Mehmet Şimşek.
Siyasette algı gerçeğin önüne geçer. Şimşek, farkında olarak ya da olmayarak, adeta muhalefet partisi gibi çalışıyor. Uyguladığı sıkı politikalar, iktidarın tabanında ciddi bir kırılma yaratıyor.
Erdoğan bunu görmüyor mu?
Elbette görüyor.
Kabinede İçişleri ve Adalet Bakanlığı değişti. Peki ekonomi tarafında da bir değişim olur mu? Şimşek’e farklı bir görev verilir mi?
Siyasette hiçbir ihtimal uzak değildir.
Önümüzdeki günler
Türkiye ekonomisi teknik olarak bir dengelenme sürecinden geçiyor olabilir. Ama toplum psikolojik olarak bir kırılma sürecinde.
Ekonomi sadece rakam değildir.
Ekonomi, sofradır.
Ekonomi, çocuğun beslenme çantasıdır.
Ekonomi, ay sonudur.
Ve şu an ay sonu gelmiyor.
Önümüzdeki günler hem ekonomik hem siyasi açıdan hareketli geçecek gibi görünüyor. Şimşek’in kaderi sadece piyasa göstergelerine değil, halkın sabrına da bağlı.
Çünkü ekonomide en güçlü gösterge, sandıktır.