Amerikan Başkanı Donald Trump, 22 Ocak tarihinde Davos’ta Gazze için devreye girecek olan "Barış Kurulunu" açıkladı.
Kurulu tanıtırken de özellikle “Bildiğimiz dünyanın sonu” olarak tanımlaması, kurulun işleyiş şekline bakıldığında çok daha fazla anlam kazanıyor.
Zira bu kurul devlet aklıyla ve uluslararası hukuk çerçevesinde kurulan bir yapıdan ziyade küresel boyutta faaliyet gösterecek olan bir uluslararası şirketin tanıtımı olduğu çok açıktır.
Davos’ta açıklanan “barış kurulu” esasında bir inşaat şirketinin lansmanı, yönetim kurulu ve hissedarların tanıtımıydı.
Yönetim kurulu, değişmez yedi kurucu üye, daimi başkan Donald Trump ve tabii ki imza attan Türkiye gibi hissedarlardan oluşuyor.
Oysa bu “muhteşem" düşünülmüş lansmanda iki çok önemli detay atlanmıştı, o da birinci Filistin halkı ne yönetime ne de büyük projeye dahil edilmemiş olması ve ikincisi kurulun tüzüğü de basınla paylaşılmamış olmasıdır.
Buradan anlıyoruz ki bu “barış kurulu” esasında Filistinliler için değil tam tersi, Filistinlilerin uğradığı soykırım üzerinden Amerikanın yeni dünya düzenine uyum sağlaması için geliştirdiği yeni sömürgecilik modelidir.
Bu sebepten dolayı Başkan Trump’ın “Bildiğimiz dünyanın sonu”
sözlerini tekrar değerlendirdiğimizde ne kadar isabetli olduğunu anlıyoruz.
Çünkü bildiğimiz dünyada egemen devletler, devlet yönetimi, millet, ve uluslararası hukuk var, oysa Gazze’yi yeniden inşa edecek bu “barış kurulu” bir devlet değil, hissedarları olan, özel bir inşaat şirkettir.
Davos’ta imzalan protokol tam olarak İsrail tarafından 1948 yılından itibaren resmi olarak işgal edilen Filistin toprakları, bu sefer 2026 yılında tekrar bir “özel şirket” tarafından yeniden ilhak edilmesidir.
Bu kurul eğer hayata geçerse, ileride vahşi kapitalizmin en büyük başarısı olarak gösterilecektir, çünkü Birleşmiş Milletlere paralel ve uluslararası hukuku da tamamen çöpe atan bir yapı olarak varlık göstermeyi hedefliyor.
Lansmandaki konuşmalara bakılırsa bu “barış kurulu” sadece Gazze için değil, Amerika’nın Ukrayna, Suriye veya Sudan gibi param parça ettiği diğer ülkeler için de uygulanılacak bir standart şablondur.
Bu da demektir ki Amerika’nın işine yarayacak ve el koymak istediği tüm yer altı zenginlikleri bulunan ülkeler bu "barış kurulu" tarafından her an kentsel dönüşüme girebilir.
Barış Kurulu, Trump ve çevresine olağanüstü kazanç elde etmesinin önünü açmasından yanı sıra üye olması içi davet gönderilen Rusya için de enteresan bir avantaj sağladı.
Rusya, gelen teklife sıcak baktıklarını ifade ederken, 1 milyar Dolar giriş ücretini de Avrupa ve Amerika’da dondurulmuş varlıklarından ödenebileceğini söyledi.
Böylece Trump’la ters düşmeden kibarca teklifini reddetmiş ve el konulan Rus varlıklarının yeniden Ruslar’a ait olduğunu dünyaya hatırlatmış oldu.
Peki bizi ilgilendiren esas soruya gelelim, o da Trump’ın bu özel inşaat şirketine kurucu üye değil de sadece üye olabilmek için Türkiye 1 milyar dolar ödeyecek mi veya ödedi mi?
Türkiye’nin rolü, sorumluluğu veya bizim adımıza ne taahhüt edildiğinden zira haberdar değiliz.
Bu kurulun var olması için AKP, Türkiye’yi bağlayan hangi şartlara imza attı?
Bu kurulun diğer üyesi de bizzat Netanyahu olduğundan, 22 Ocak 2026 tarihinden itibaren İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı soykırım ve işlediği bunca savaş suçlarına da muafiyet getirildiği açıkça görmemiz gerekiyor.
Türkiye, bu kurula taraf olmakla İsrail’in, Almanya gibi işlediği savaş suçları ve uyguladığı soykırım için yargılanmasının da önünün kapanmasına ortak oldu.
Bu da Cumhuriyetimizin insanlık adına en kara lekelerinden birisi olarak tarihe geçmiştir.