İsrail siyasetinde son günlerde Mossad ve onun başındaki isim David Barnea üzerinden yürüyen tartışmalar, aslında sadece bir istihbarat başarısı ya da başarısızlığı meselesi değil. Yonah Jeremy Bob tarafından kaleme alınan analizde de dikkat çekildiği gibi, ortada daha derin bir sorun var: İran’ı anlamamakta ısrar eden bir siyaset aklı.

Bugün İsrail’de bazı siyasi aktörlerin, İran konusunda beklentilerinin karşılanmamasını Mossad’a yüklemesi, gerçekte bir “istihbarat zaafı”ndan çok, bir “algı zaafı”na işaret ediyor. Çünkü sorun, İran hakkında yeterince bilgiye sahip olmamak değil; o bilgiyi kabullenmemek.

Zira İran, uzun süredir Batı ve İsrail siyasetinde karikatürize edilmiş bir ülke olarak ele alınıyor. İçten çökmeye hazır, halkı rejime karşı ayaklanmak için fırsat kollayan, dış baskıyla kolayca yön değiştirecek bir yapı gibi sunuluyor. Oysa sahadaki gerçeklik, bu anlatının oldukça dışında.

Analizde Mossad’ın “incelikli değerlendirmelerinin” göz ardı edildiği vurgulanıyor. Bu aslında kritik bir itiraf. Çünkü bu değerlendirmeler büyük ihtimalle şu gerçeği söylüyor: İran, dışarıdan bakıldığı kadar kırılgan değil.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Eğer Mossad gibi bir kurum bile İran konusunda daha temkinli ve sınırlı beklentiler öneriyorsa, siyaset neden hâlâ “rejim değişikliği” gibi maksimalist hedeflerde ısrar ediyor?

Cevap basit ama rahatsız edici: Çünkü İran’ı anlamak yerine, onu olduğu gibi görmek yerine, onu görmek istedikleri gibi hayal ediyorlar.

Oysa İran, sadece bir devlet değil; aynı zamanda güçlü bir tarihsel hafıza, ideolojik süreklilik ve bölgesel etki ağına sahip bir yapı. Bu tür devletler, dış müdahalelerle kolayca çözülmez. Aksine, dış baskı çoğu zaman iç konsolidasyonu artırır.

Analizde Barnea’nın “askeri gücün sınırlarına” yaptığı vurgunun yeterince dikkate alınmadığı belirtiliyor. Bu da önemli bir kırılma noktası. Çünkü modern savaş tecrübeleri açıkça göstermiştir ki, askeri müdahale ile rejim değişikliği arasında doğrudan ve garantili bir ilişki yoktur.

İran söz konusu olduğunda bu ilişki daha da zayıftır.

Çünkü İran’ın gücü sadece askeri kapasitesinden değil; toplumsal dayanıklılığından, ideolojik mobilizasyon yeteneğinden ve bölgesel bağlantılarından gelir. Bu da onu klasik anlamda “yıkılabilir” bir hedef olmaktan çıkarır.

İsrail siyasetinin bir kısmı ise hâlâ İran’ı bir “proje” gibi ele alıyor: Üzerine yeterince baskı uygulanırsa çökecek bir yapı. Bu yaklaşım, sadece hatalı değil, aynı zamanda tehlikelidir. Çünkü yanlış okunan her gerçeklik, yanlış politikalar üretir.

Mossad’a yöneltilen eleştirilerin arkasında da bu yanlış okuma yatıyor. Aslında Mossad’ın söylediği şey ile siyasetin duymak istediği şey arasında bir uçurum var. Mossad muhtemelen “İran zor bir hedef, uzun vadeli strateji gerekir” diyor. Siyaset ise “hızlı sonuç, görünür başarı” talep ediyor.

Bu çelişki kaçınılmaz olarak bir gerilim üretir.

Ve bu gerilimde çoğu zaman suçlanan taraf, gerçekleri dile getiren olur.

Analizde geçen “rejim değişikliğinde askeri gücün sınırları” ifadesi, aslında İran’ın neden hâlâ ayakta olduğunu da açıklıyor. İran, kendisini sadece bir devlet olarak değil, bir “direniş ekseni”nin merkezi olarak konumlandırıyor. Bu da onu klasik devletlerden farklı bir yere taşıyor.

Bu noktada İran’a yönelik dış baskılar, çoğu zaman rejimi zayıflatmak yerine meşrulaştıran bir etki üretir. Çünkü dış tehdit algısı, içerdeki farklılıkları ikinci plana iter ve ortak bir savunma refleksi oluşturur.

İsrail siyasetinin bir kısmının bu dinamiği göz ardı etmesi, aslında İran’ın en büyük avantajlarından biri.

Mossad’ın daha gerçekçi analizleri ise bu avantajı ortadan kaldırmak yerine, onu kabul etmeyi öneriyor. Ancak siyaset, kabul etmek yerine değiştirmeyi tercih ediyor. Değiştiremeyince de suçlayacak bir aktör arıyor.

Bugün gelinen noktada Mossad, bu işlevi görüyor.

Ancak burada asıl dikkat çekici olan şu: Eğer bir istihbarat kurumu bile İran konusunda daha ihtiyatlı bir dil kullanıyorsa, bu İran’ın gücünden ziyade, onu küçümseyenlerin hatasını gösterir.

İran’ı hafife almak, onu anlamaktan daha kolaydır. Ama bu kolaylık, stratejik maliyetleri olan bir kolaylıktır.

Sonuç olarak, Mossad’a yöneltilen eleştiriler bize İran hakkında değil, onu eleştirenler hakkında daha fazla şey söylüyor. Bu eleştiriler, İran’ın zayıflığından değil; ona dair kurulan hayallerin gerçeklikle çarpışmasından doğuyor.

Ve belki de en kritik gerçek şu:
İran’ı değiştirmek isteyenler, önce onu doğru okumayı öğrenmek zorunda.

Aksi halde her başarısızlık, yeni bir “günah keçisi” üretmeye devam edecek.