“Bu anayasa darbe anayasasıdır”, “vesayet düzeninin izlerini taşıyor”, “Türkiye’nin sivil bir anayasaya ihtiyacı var”… Türkiye’de bu cümleleri artık neredeyse ezbere biliyoruz. Çünkü yaklaşık yirmi yıldır aynı siyasi iktidar, her anayasa tartışmasını benzer bir söylem üzerinden yürütüyor. Ancak ortada dikkat çekici bir çelişki var: Eğer mesele gerçekten “vesayet anayasası” ise, neden bu anayasa 2010’da, 2017’de ve aradaki birçok pakette parça parça değiştirildi? Ve bütün bu değişiklikleri yapan siyasi güç, bugün hâlâ aynı metni “vesayet ürünü” diye tarif edebiliyor?
Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde yine yeni anayasa çağrısı yaptı. Danıştay törenindeki konuşmasında, “Yeni, kuşatıcı, özgürlükçü ve sivil bir anayasa demokrasimizi güçlendirecek” ifadelerini kullandı. Mevcut anayasal düzenin darbelerin ürünü olduğunu söyleyerek, “Bu demokratik ayıbı gidermek Türk siyasetinin boynunun borcudur” dedi.
Oysa bu sözleri söyleyen siyasi hareket, yalnızca mevcut anayasanın uygulayıcısı değil; aynı zamanda en büyük değiştiricisi. 1982 Anayasası’nın bugün hâlâ yürürlükte olan hâli, artık ilk yazıldığı metin değil. Özellikle 2010 ve 2017 referandumlarıyla anayasanın ruhu, kurumları ve güç dengeleri büyük ölçüde değiştirildi.
2010 referandumu “vesayetle mücadele” söylemiyle sunuldu. O dönem iktidarın temel iddiası, askeri-bürokratik yapının siyaset üzerindeki etkisini kırmaktı. “Yetmez ama evet” tartışmalarının merkezindeki referandumda HSYK’nın yapısı değiştirildi, Anayasa Mahkemesi yeniden düzenlendi, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önü açıldı. Referandumun dili açıktı: Türkiye vesayetten kurtuluyordu.
2017 referandumunda ise bu kez mesele yalnızca vesayet değil, “çift başlılık” ve “istikrar” olarak anlatıldı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte parlamenter sistem fiilen sona erdi. Başbakanlık kaldırıldı. Cumhurbaşkanına kararname yetkileri verildi. Yürütme büyük ölçüde tek merkezde toplandı. Referandum kampanyasının ana fikri şuydu: Eski sistem Türkiye’yi yavaşlatıyor, yeni sistem ise devleti hızlandıracaktı.
Yani bugün “vesayet anayasası” denilen metin, aslında iki büyük halk oylamasıyla ciddi biçimde dönüştürülmüş bir anayasa. Bu nedenle artık şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Eğer anayasa hâlâ vesayetçi ise, yapılan bütün değişiklikler neyi değiştirdi?
Çünkü iktidarın anlattığı hikâye sürekli aynı yerde başlıyor. Her anayasa tartışması, sanki daha önce hiçbir değişiklik yapılmamış gibi sunuluyor. Oysa 2010 referandumunda “vesayet bitiyor” denilmişti. 2017’de ise “eski sistem tasfiye ediliyor” denildi. Bugün gelinen noktada ise yine “vesayet düzeninden kurtulmak” gerektiği söyleniyor.
Bu durum ister istemez başka bir ihtimali düşündürüyor: Acaba “vesayet” kavramı artık hukuki bir tanımdan çok siyasi bir ihtiyaç mı? Çünkü Türkiye’de uzun süredir iktidarın karşısında duran her yapı, zaman zaman “vesayet odağı” olarak tanımlandı. Önce askerî bürokrasi, sonra yüksek yargı, ardından parlamenter sistem, şimdi ise doğrudan anayasanın kendisi.
Üstelik bu tartışmanın başka bir boyutu daha var. 2017 referandumuyla oluşan sistem, zaten büyük ölçüde mevcut iktidarın siyasi tercihleri doğrultusunda şekillendi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, AK Parti ve MHP’nin ortak siyasi projesiydi. Bugün ortaya çıkan sorunların önemli kısmı da bu sistemin içinden doğuyor. Buna rağmen sistemin sonuçları yerine hâlâ anayasanın “darbe ürünü” olmasına vurgu yapılması, siyasi sorumluluğu geçmişe taşıyan bir söylem işlevi görüyor.
Burada ilginç olan nokta şu: Türkiye’de artık 1982 Anayasası’nın ilk hâlini savunan çok az kişi var. Çünkü anayasa zaten defalarca değiştirildi. Hatta bazı hukukçulara göre ortaya çıkan metin, başlangıçtaki anayasa olmaktan büyük ölçüde çıktı. Buna rağmen siyasi dil değişmedi. “Sivil anayasa” söylemi hep korundu. Çünkü bu söylem yalnızca hukukla ilgili değil; aynı zamanda sürekli bir “yeniden kuruluş” siyasetiyle ilgili.
İktidar açısından bu söylemin başka bir işlevi daha bulunuyor. Yeni anayasa tartışması, aynı zamanda yeni bir siyasi mobilizasyon aracı olarak kullanılıyor. Özellikle ekonomik sıkıntıların, yönetim krizlerinin ya da siyasal yorgunluğun arttığı dönemlerde, sistem tartışmaları yeniden gündeme taşınıyor. Böylece sorunların kaynağı mevcut yönetim pratiğinden çok “eski düzenin kalıntıları” olarak gösteriliyor.
Ancak burada seçmenin hafızası devreye giriyor. Çünkü bugün 30 yaşındaki bir seçmen bile hayatının büyük bölümünü aynı siyasi iktidar altında yaşadı. Yargı reformlarını da, referandumları da, sistem değişikliğini de aynı iktidar yaptı. Dolayısıyla artık “biz değiştiremedik çünkü vesayet vardı” söylemi, geçmiş yıllardaki kadar güçlü bir karşılık üretmeyebilir.
Nitekim bugün tartışılan mesele yalnızca anayasanın metni değil; anayasanın uygulanma biçimi. Çünkü en mükemmel anayasa bile güçlü kurumlar, bağımsız yargı ve denetlenebilir bir yönetim olmadan demokratik sonuç üretmez. Türkiye’deki temel tartışma da giderek burada düğümleniyor.
Bu yüzden bugün sorulması gereken soru yalnızca “Yeni anayasa gerekli mi?” sorusu değil. Asıl soru şu: Onlarca değişiklikten sonra hâlâ “vesayet anayasası” deniyorsa, sorun gerçekten anayasanın kendisi mi; yoksa siyasal sistemin sürekli yeni bir düşmana ihtiyaç duyan dili mi?
Belki de artık mesele, anayasanın kaç kez değiştiğinden çok, değişmeyen siyasi söylemde yatıyordur.