Türk siyasetinde artık seçim sonuçlarını, parti programlarını ya da ideolojik tartışmaları konuşmaktan çok “transfer sezonunu” takip eder hale geldik. Futbolda nasıl taraftarlar gece yarısı “Acaba hangi yıldız geliyor?” diye telefon ekranına kilitleniyorsa, siyasette de benzer bir heyecan oluşmuş durumda. Tek fark şu: Burada bonservis bedelleri açıklanmıyor, sağlık kontrolü görüntüleri paylaşılmıyor ve imza törenlerinde forma kaldırılmıyor. Onun yerine “hizmet siyaseti”, “Türkiye yüzyılı”, “ortak akıl”, “millete hizmet” gibi klasik cümleler devreye giriyor.

Son dönemde CHP’den seçilip AKP’ye geçen belediye başkanları ve siyasetçiler üzerine yapılan haberler, kulislerde konuşulan yeni geçiş iddialarıyla birleşince insan ister istemez kendini bir spor programı izliyormuş gibi hissediyor. Gazeteciler adeta spor muhabiri diliyle konuşuyor: “Ankara kulislerinde sürpriz bir transfer bekleniyor”, “İktidar cephesi yeni isimlerle temas halinde”, “Muhalefette çözülme olabilir.”

Yakında “siyaset yorumcusu” yerine “siyasi menajer” diye yeni bir meslek çıkarsa kimse şaşırmayacak.

Aslında bu tablo uzun süredir vardı. Ama artık eskisi kadar saklanma ihtiyacı hissedilmiyor. Çünkü ideolojik farkların keskinliği konusunda siyasetçilerin kendileri bile eskisi kadar iddialı görünmüyor. Seçim meydanlarında birbirini ülkenin geleceği açısından büyük tehdit olarak tanımlayan yapılar, birkaç ay sonra aynı masada gayet uyumlu fotoğraflar verebiliyor. Dün “otoriterlik” eleştirisi yapan bir isim bugün “istikrar vurgusu” yapabiliyor; dün “bunlar ülkeyi yönetemez” diyen bir başka isim ise bugün aynı kadroya katılıp “ülke menfaatleri için bir araya geldik” açıklaması yapabiliyor.

Hal böyle olunca seçmenin aklına kaçınılmaz bir soru geliyor: Madem bu kadar kolay geçiş yapılabiliyor, o halde seçim dönemindeki o sert söylemlerin anlamı neydi?

Belki de siyaseti uzun süredir yanlış kategoride değerlendiriyoruz. Biz bunu ideolojik mücadele zannederken, aslında karşımızda dev bir kariyer yönetimi sistemi vardı. Futbolda oyuncular nasıl daha güçlü kulübe, daha büyük bütçeye, daha görünür vitrine gitmek istiyorsa; siyasette de benzer refleksler oluşuyor olabilir. Hele ki iktidarın devlet imkânlarıyla birlikte düşünülen ağırlığı hesaba katıldığında, bazı isimlerin neden “kariyer planlaması” yaptığı daha anlaşılır hale geliyor.

Tabii bu durumun en ilginç tarafı, seçmenin yerine konduğu pozisyon. Çünkü seçmen hâlâ ideolojik sadakat üzerinden davranmaya çağrılıyor. Parti tabanlarından fedakârlık bekleniyor, duygusal bağlılık isteniyor, dava vurgusu yapılıyor. Ama aynı anda siyasetçinin kendisi gerektiğinde son derece pragmatik davranabiliyor.

Bir taraftar düşünün: Yıllarca rakip takım için en ağır sloganları atan futbolcu, ertesi sezon sizin takımın formasını giyiyor ve sizden onu alkışlamanız bekleniyor. Türk siyasetinde yaşanan tam olarak bu.

Üstelik bu transferler artık münferit olay olmaktan çıktı. Sistematik bir görüntü oluşmaya başladı. Özellikle yerel seçimlerden sonra ortaya çıkan tablo, siyasette ideolojik geçirgenliğin ne kadar arttığını gösteriyor. Bir dönem “asla yan yana gelmez” denilen aktörler bugün rahatlıkla pozisyon değiştirebiliyor.

İşin ironik tarafı ise şu: Türkiye’de siyaset dili hiç olmadığı kadar sert. Televizyon ekranlarında sürekli “beka”, “ihanet”, “vesayet”, “demokrasi mücadelesi”, “otoriterleşme”, “tek adam rejimi”, “milli irade” gibi çok ağır kavramlar dolaşıyor. Fakat perde arkasındaki trafik bazen bu söylemlerin sertliğiyle hiç uyuşmuyor.

Demek ki siyaset sahnesindeki en büyük kutuplaşma, seçmenin zihninde yaşanıyor olabilir.

Çünkü taban hâlâ karşı tarafı “varoluşsal tehdit” olarak görmeye teşvik edilirken, siyaset profesyonelleri arasında çok daha esnek bir ilişki biçimi kurulabiliyor. Bu yüzden artık parti değiştiren siyasetçilerin açıklamalarını okumak ayrı bir mizah alanına dönüştü. Hepsi neredeyse aynı cümleleri kuruyor:

“Ülkemize daha iyi hizmet edebilmek için…”

“Gergin siyasetten uzak durmak adına…”

“Birleştirici bir anlayışla…”

“Türkiye’nin geleceği için…”

Sanki ortada yıllarca söylenen sözler, yapılan suçlamalar, kurulan sert cümleler hiç yaşanmamış gibi.

Belki de bundan sonra siyasete gerçekten transfer sezonu mantığıyla bakmak gerekir. Televizyonlarda “son dakika” bantları geçebilir:

“AKP, CHP’den sürpriz bir ismi kadrosuna kattı.”

“Yeni transferin hafta sonu yapılacak kongrede sahaya çıkması bekleniyor.”

“Parti tabanında bu transfer nedeniyle karışıklık yaşanıyor.”

“Eski açıklamaları yeniden gündeme geldi.”

Hatta iş biraz daha profesyonelleşirse siyasetçiler için istatistik ekranları da hazırlanabilir. Kaç parti değiştirdiği, hangi dönemde hangi açıklamayı yaptığı, hangi ittifaklarda forma giydiği grafiklerle anlatılabilir. “Siyasi kariyer performansı” başlığı altında analiz programları yapılabilir.

Çünkü artık mesele sadece bireysel tercih değil; siyasetin karakteriyle ilgili bir dönüşümden bahsediyoruz.

Bu dönüşümün en büyük etkisi ise seçmenin siyasete olan inancında görülüyor. İnsanlar artık partilerin gerçekten birbirinden ne kadar farklı olduğunu sorguluyor. Dün çok sert biçimde eleştirilen bir yapıya bugün rahatlıkla geçilebiliyorsa, seçmen de doğal olarak “Demek ki anlatıldığı kadar büyük fark yokmuş” sonucuna varıyor.

Sonra da sandığa gitme isteği azalıyor, siyasal aidiyet zayıflıyor, seçmen siyaseti bir ilke mücadelesi değil bir pozisyon oyunu gibi görmeye başlıyor.

Belki de bugün Türkiye’de büyüyen temel problem tam olarak budur: Siyasetin seçmenden hâlâ yüksek sadakat beklerken, kendi aktörlerinin giderek daha düşük ideolojik bağlılık göstermesi.

Yani tribünlerden fanatiklik isteniyor ama sahadaki oyuncular serbest dolaşım hakkını sonuna kadar kullanıyor.

Böyle olunca vatandaş da ister istemez şu soruyu soruyor:

“Ben neden bu kadar öfkeleniyorum?”

Belki de siyasetin yeni sloganı artık şudur:

“Dün rakiptik, bugün takım arkadaşıyız.”