Yavuz Sultan Selim, 1517’de Mısır’ı fethetti.
Böylece halifelik Türklere geçti ve İstanbul hilafetin de merkezi oldu.
Ancak İstanbul’a getirilen sadece halifelik değildi…
Padişah Mısır seferinden dönerken çok sayıda Eşari İslam alimini de beraberinde İstanbul’a getirdi. Osmanlı başkentine getirilen Eşari alimler medreselerde görevlendirildi.
Mısır’dan İstanbul’a alimler göçü ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin benimsediği Türk Müslümanlığının yani Maturidi İslam anlayışının yerini ağırlıklı olarak Eşari düşünce tarzı aldı.

Böylece ne mi oldu?
Bana sorarsanız, Osmanlı’nın duraklama ve gerileme devri, Müslüman Kardeşler hareketinin de benimsediği Eşariliğin medreselerde hâkim olmasıyla başladı. Erken dönem Osmanlı alimleri akıl ile nakli uzlaştırmaya çalışırken, Eşariliğin baskın hale gelmesiyle felsefi nitelikli kelam tartışmaları yerini daha geleneksel fıkıh ve hadis yorumlarına bıraktı…
Fatih Sultan Mehmet döneminde medreselerde okutulan felsefe, mantık, matematik ve astronomi gibi akli dersler bidat denilerek müfredattan kaldırıldı…
Öyle ki, ünlü Osmanlı alimi Katip Çelebi, medreselerden felsefe, matematik ve astronomi gibi akli ilimlerin dışlanmasını ve tamamen nakilci bir Eşari çizgiye kayılmasını sert dille eleştirmiştir.
Sizin anlayacağınız aynı dönemde Avrupa'da rönesans ve bilimsel devrim yaşanırken Osmanlı medreseleri Eşarilerle birlikte içe kapanmış, gerici kurumlara dönüşmüş, devletin gelecekteki duraklama ve gerilemesinin ana sebebi o yıllarda ortaya çıkmış ve bugün dahi var olan Maturidi kimlikli Eşari zihniyetli garip bir Müslümanlık profili oluşmuştur…

Yazıma böyle bir giriş yaptım; çünkü tam da Yavuz Sultan Selim dönemindeki kırılmayı akıllara getiren bir bilgiyi aktarmadan önce tarihin ders alınmadığı için tekerrür ettiğine bir örnek olsun diye…
Zira yeni bir “alimler göçü” ile karşı karşıyayız.
Aktarılana göre, Türkiye’deki tarikat ve cemaatlere bağlı yabancı din insanlarına uzun dönem ikamet izni verilmesi için İçişleri’nin talimatıyla bir “alimler listesi” hazırlanmış.
Uzun dönem ikametin sonu en geç beş sene sonunda doğal yoldan vatandaşlık demek.
Söz konusu alimler listesinin iki-üç bin civarında olduğu da aktarıldı. Listede Irak, Suriye ve Mısırlı isimlerin yoğunlukta olduğu belirtiliyor…

En fazla yabancı din alimine sahip cemaat ise İsmailağa cemaati.
Sadece geçmişteki yazılarıma ve yaptığım haberlere bakıldığında dahi, İsmailağa cemaatinin başta Suriyeliler olmak üzere yabancı din alimi ve yabancı mürit konusuna özel bir ilgisi olduğunu görebilirsiniz… (Kocaeli Başiskele’de Suriyeli kaçaklardan medrese kurmaları, Suriye’de kalmak istemeyen HTŞ militanlarını Türkiye’ye getirmeleri gibi…)
İsmailağa, sadece Orta Doğu’dan değil, Orta Asya’dan da mürit ithal ediyor. Hatta bir haberimde, bir ara İstanbul İl Göç İdaresi’nin insani ikamet bölümünün İsmailağa cemaatine çalıştığını aktarmıştım…

Türkiye IŞİD tarafından adeta yeni üs haline getirilmişken ve IŞİD’in ideolojisi Selefilik Türkiye’de yerelleşirken, “Alimler listesi” talimatıyla dışlayıcı ve radikal tonları ülkemize taşımak hangi aklın ürünüdür? Öğrendiğime göre bu listedeki bazı isimler katı Eşari yorumun da ötesinde bir anlayışa sahip…

Türkiye’deki tarikat ve cemaatler zaten sıkıntılı, sorunlu…
Bir de üstüne kendi ülkelerinde bile toplumsal barışı sağlayamamış, dini çatışmaların öznesi olmuş isimlerin Türkiye’de kanaat önderi yapılması, gerici, kadın ve cumhuriyet karşıtı ve cihadist söylemleri “alimlik” maskesiyle pazarlanmasına yol açacak…

Dünyanın hiçbir modern ve egemen devleti, vatandaşlık ya da uzun dönem ikamet gibi en kritik haklarını kapalı kapılar ardında, cemaat listeleri üzerinden dağıtmaz.
Şimdi soralım; bu listedekilerin güvenlik soruşturmaları ne kadar sağlıklı?
Ya da güvenlik soruşturması yapıldı mı?
Öyle ya, tahdit kodu konulan yabancılar cirit atıyor memlekette!
Peki bu isimlerin yarın birer etki ajanı veya istihbarat aparatı olarak kullanılmayacağının garantisini kim verebilir?