AraştırMAMAcı, soruşturMAMAcı, dümen suyunda gitmeci ve en meşhur özelliği ile “gereğini yapmacı” gazetecilik ekolünün duayen isimlerinden Ahmet Hakan, temsil ettiği ekole nadide bir eseri daha kazandırdı. Öğrenince siz de bana hak vereceksiniz, eminim…
Hiç mütevazı olamayacağım. Çünkü Ahmet Hakan’ın söz konusu yeni eserine, skandalda sınır tanımayan Şırnak Üniversitesi Rektörü Abdurrahim Alkış’ın akrabalarını üniversiteye doldurmasını “inancımın gereği” diye savunmasını haberleştirmemle büyük bir katkıda bulundum…

Öyle ki Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesi’ndeki 2 Temmuz tarihli yazısının “Şırnak Rektörü Palavrası” başlıklı bölümünde şöyle dedi, daha doğrusu diyebildi;

Şırnak Üniversitesi Rektörü, nasıl bir rektördür? Bilmiyorum. İyi işler mi yapıyor? Bilmiyorum. Kendisini tanımam etmem.

Fakat bildiğim bir şey var: Bu rektörle ilgili dönem dönem palavra haber yapıyorlar. Adamın söylemediklerini söylemiş gibi yayınlıyorlar. Üstelik bunu yapanlar, dijitalde adı sanı belli yayın organları.

Mesela son palavraya göre Şırnak Üniversitesi Rektörü, “Ben buranın emiriyim. Ben ne dersem o olur. Akrabalarımı üniversiteye tabii ki doldururum” falan demiş.

Bir baktım: Adam yalanlamış bunu. “Böyle bir şey söylemedim” demiş. “Bu tamamen palavra” demiş. Dolaşıma sokulan metnin kendisine ait olmadığını söylemiş. Tabii ki tınnn... Yalan yedi kıtayı çoktan dolaşmış durumda.

Teyit etmiyorlar. Minnacık bir araştırma yapma zahmetine girmiyorlar. Suçlanan kişiye bir alo demiyorlar.

Yaptıkları tek şey şu: Palavrayı gerçekmiş gibi sunarak adamın şerefiyle, haysiyetiyle, onuruyla oynuyorlar.

Ondan sonra da “dezenformasyon yasası, özgür basın bla bla bla” diye ağlaşmalar falan.

Sanki basın özgürlüğü, insanların şerefleriyle oynama özgürlüğüymüş gibi.

Ahmet Hakan’ın bu ifadeleri gereğini yapmak üzere kimin talimatıyla yazdığına geçmeden önce, misilleme yapma hakkımı kullanayım…
Bir yazı, yazarının kumaşını bu kadar mı belli eder?
Hem rektörün nasıl bir rektör olduğunu, iyi işler yapıp yapmadığını bilmediğini ifade ediyor, sonra da rektörle ilgili haberlere “palavra” diyebiliyor? Palavradan gazetecilik yapınca böyle saçmalamayı göze alabiliyorsunuz demek ki…

Rektör Alkış’ın yapmadığı açıklamaları yapmış gibi yayınlamışız!
Gereğini yapan Ahmet’in ulaştığı bu muazzam bilginin dayanağı da Alkış’ın haberimizi yalanlaması ve açıklamanın kendisine ait olmadığını belirtmesiymiş…
Oysa Alkış, kendisi ile ilgili her haberimizden sonra aynı açıklamayı yapıyor ve hukuki süreci başlatacağını ifade ediyor ama ne gariptir ki aylardır o hukuki süreç bir türlü başlamıyor.

Bu durumda düşünmeden edemiyorum, acaba haberlerimi yalanladığı açıklamaları da mı kendisine ait değil. Ya da böyle bir rektör aslında hiç yok mu?
Şunu da düşünmüyor değilim; beni her yalanlaması sonrası paylaşımlarının ekran görüntüsü alınırken kayda alınmış videoyu da paylaşıyorum. Acaba, “Kahretsin. Yine kayıt almışlar” diyerek çekiniyor mu yargıya gitmeye? Endişesi buysa, videolar için mahkemeden bilirkişi incelemesi de talep edebilir halbuki…

Zaten Ahmet Hakan’a talimatla yazdırılan ifadelere konu olan haberimden sonra, aynı açıklamayı yapacağını bildiğim için, o rektör açıklama yapmadan “Beni mahkemeye ver. En yüklü tazminatı iste” şeklinde çağrı da yaptım..
Ahmet Hakan rektörün açıklamasına yer verirken benim açıklamama yer vermedi ama. Tabii o zaman gereğini yapma gazeteciliğini icra edemezsiniz. Neyse, umarım bu sefer Rektör Alkış beni mahkemeye verir…

Neymiş, “minnacık araştırma zahmetine” girmiyormuşuz, “suçlanan kişiye alo” demiyormuşuz.

Ahmetciğim, bu noktada hiç yapmamaya çalıştığım bir şeyi yapıp senin gibi böbürleneyim; araştırmacı gazeteciliğimin ürünü olan haberlerimi buraya bırakırsam, gündem olanları, polisi harekete geçirenleri de ayrıca belirtirsem, yazım fermana dönüşür…
Daha yeni Hatay Reyhanlı’dan bütün Türkiye’ye uzanacak şekilde halk sağlığını tehdit eden bir yer, YENİÇAĞ’daki haberimin ardından polis baskını ile kapatıldı…

Ne bana, ne de başka bir gazeteciye araştırmacı gazetecilik dersi ya da nasihati verebilecek son isim bile değilsin…

Senden anca, iktidardakilerin cevapları nasıl sorulandırılır, o konuda bir ders alabiliriz.

Suçlanan kişiye alo dememe meselesine gelince…

Sen hiç meslek hayatında bir siyasiyi, bir yetkiliyi televizyon ekranından ya da sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama sonrası arayıp “Acaba bu açıklama size mi ait” diye sordun mu?
Ya da sen haberime hadsizce “palavra” demeden önce; o rektörün yalanladığı paylaşımlarındaki ilan süresi bitmeden üniversitede atayacağını açıkladığı isimlerin ilan süresi bittiğinde eksiksiz şekilde atanmış olmalarını rektöre “Alo” diyerek sordun mu?

“Palavra’ diyorsunuz da, böyle bir gerçek var. Bu suç değil mi?” dedin mi? Haberim hakkında yazdığın yazıyı yazmadan minnacık araştırma zahmetine giriverseydin keşke…

Mesela Şırnak Üniversitesi’nde Rektör Alkış’ın mağdur ettiği, hukuk mücadeleleri veren ve bunları da kazanan akademisyenlerin YENİÇAĞ’a teşekkür mektubunu okudun mu?
Minnacık araştırma zahmetine girip okusaydın, şeref ve haysiyet konusuna girmezdin…

Bir de kalkıp, mesleğine yeni bir ihaneti eklercesine konuyu “Ondan sonra da “dezenformasyon yasası, özgür basın bla bla bla” diye ağlaşmalar falan” demişsin ya…
Haber alma hakkını sağlamaya çalıştığımız yurttaşlarımız karşısında gazetecilik adına ben utandım şu ifadelerden…
Ben dahil, kaç tane gazeteci doğrulanmış haberlerimiz nedeniyle keyfiyete göre uygulanan bu yasanın mağduru olduk. Ben iki kez gözaltına alındım. Biri, iki yıl önce doğrulanmış IŞİD haberimi hatırlattım diye. Diğerinde ise gözaltındayken haberim doğrulandı.

Meslektaşlarım, yalnız senin değil Ahmet, benim meslektaşlarım olan İsmail Arı, Alican Uludağ ise yine doğrulanmış haberlerden hapis yatıp özgürlüklerinden mahrum kaldılar.
Daha yeni Gülnur Saydam, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki ihbar kabul edilmesi ve Emniyet içinde soruşturma başlatılması gereken bir haberi nedeniyle gözaltına alındı…

Utan be!
"Ağlaşmalar" falan ha!

Şimdi şu diyeceklerimden sonra da sen ağlaşmayacaksın, tamam mı Ahmet!

Abdurrahim Alkış’ı tanımadığın, ne işler yaptığını, nasıl bir rektör olduğunu bilmediğin halde “Şırnak Rektörü Palavrası” başlığı ile yazdığın bölümü AKP’den önemli bir büyüğün senden rektöre sahip çıkmanı istediği için kaleme aldın mı, almadın mı?

AKP’li üst düzey bir ismin talimatı ile yazdın mı, yazmadın mı?
YAZDIN!

Sen talimatla yazı yazdın!

Hadi çık “yazmadım” de!
"Yazmadım, bana kimse talimat veremez" de?
Diyemezsin!
Keşke desen de, ben de dedin mi demedin mi kanıtlasam!
Senin suyunda gittiğin dümenin hangi rüzgârla döndüğünü bu mesleğin namusunu koruyan herkes çok iyi biliyor. Sen iktidar koridorlarından sipariş edilen metinleri köşene kendi fikrinmiş gibi boca ederken, bu ülkenin gerçek gazetecileri nezarethanelerde, adliye koridorlarında, hapishanelerde doğruyu savunmanın bedelini ödüyor.
Herhalde ağırlıkları olmadığı için bu bedeli ödemiyorlardır…
“Ağırlık” sana bir şey hatırlatıyor mu Ahmetcim?

Sen, artık ağırlığı kalmamış, rahatsız edici tek bir soru dahi sormayacak, rahatsız edici tek bir haber dahi yapamayacak bir medya mecrasında kelam üretirken; bizler gerçeklerin üzerine mahpushaneleri göze alarak gidiyoruz…

Sen rektöre "Alo" deyip demediğimizi sorgulayacağına, köşeni bir halkla ilişkiler bürosuna çeviren o üst düzey siyasi iradeye bir kez olsun “Hayır, hayırdır” diyebilir misin, onu sorgula!

Rektörün yalanlamaları da, senin o ısmarlama yazıların da gerçeğin duvarına çarpıp un ufak olmaya mahkumdur. Velhasıl Ahmetcim; gazeteciler tarihin tanıklarıdır. Olana “olmadı”, olmayana “oldu” diyemezler. Diyenler senin gibi gazetecilik pozları verenlerdir.