Adaletin sessiz tanığı mı, toplumun kırılma noktası mı?
Hukuk dilinde sıkça başvurulan ama çoğu zaman üzerinde yeterince düşünülmeyen bir kavramdır “hayatın olağan akışı.”
Mahkeme salonlarında bir cümleyle geçer: “Bu durum hayatın olağan akışına aykırıdır.”
Kimi zaman bir masumiyeti korur, kimi zaman bir şüpheyi büyütür, kimi zaman da yargıcın vicdanına yön verir.
Peki, nedir bu olağan akış?
En yalın hâliyle; insan davranışlarının, toplumsal alışkanlıkların ve hayat tecrübelerinin oluşturduğu doğal düzen…
Bir annenin çocuğunu koruması, bir insanın zarar görmekten kaçınması, ekonomik çıkarların belirli bir mantık içinde hareket etmesi… Bunların hepsi “olağan” kabul edilir.
Hukuk, bu akışı yazılı kurallarla değil; hayatın kendisinden öğrenir.
Savunmalarda bu kavramın sıkça kullanılmasının nedeni basittir; çünkü hayatın olağan akışı çoğu zaman masumiyeti korur.
Bir insanın durduk yere kendine zarar vermesi, mantıksız bir şekilde suç işlemesi ya da hiçbir çıkarı yokken risk alması… Bunlar hayatın doğal düzenine aykırıysa, savunma buradan güç alır.
Bu noktada “olağan akış”, yazılı hukukun eksik kaldığı yerde devreye giren bir sağduyu mekanizmasıdır. Yani aslında toplumun ortak vicdanıdır.
Ancak aynı kavram, tersine döndüğünde suçun işaret fişeği hâline gelir.
Eğer bir olay, hayatın olağan akışına uygun değilse; örneğin bir işlem normal ekonomik davranışlarla açıklanamıyorsa, bir ilişki doğal insan tepkileriyle örtüşmüyorsa, bir hareket mantık zincirini kırıyorsa… İşte o zaman yargıç için bu durum, “şüpheyi güçlendiren bir veri” olur.
Burada kritik olan şudur; olağan akış tek başına delil değildir, ama delillerin yorumlanmasında güçlü bir pusuladır.
Olağan akış bozulursa?
Asıl mesele burada başlar. Çünkü bugün sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun kendisinde de “olağan akış” bozulmuş durumda.
Emek verenin değil, yakın olanın kazandığı bir düzen.
Hukukun değil, gücün belirleyici olduğu kararlar.
Normalleşmiş adaletsizlikler.
Tepkisizleşmiş bir toplum.
Bunlar birer istisna olmaktan çıkıp “yeni normal” hâline geldiğinde, artık hayatın olağan akışı değişir.
Ve işte en büyük tehlike burada başlar; anormal olan, normalleşir.
Kime ne olur? Olağan akış bozulduğunda sadece sanık ya da mağdur etkilenmez.
Birey zarar görür. İnsanlar adalet duygusunu kaybeder. “Doğru olanı yapmak” yerine “işine geleni yapmak” öne çıkar.
Toplum çözülür. Güven duygusu yok olur. Herkes birbirine şüpheyle bakar. Sosyal bağlar zayıflar. Toplum fakirleşir, iş adamları batar, yetki alanlar zenginleşir….
Hukuk zemin kaybeder. Eğer hayatın olağan akışı bozulmuşsa, hukuk artık doğruyu ölçemez. Çünkü ölçü bozulmuştur.
Devlet meşruiyet krizi yaşar. Adalet duygusu sarsılan bir toplumda devlet, sadece güçle ayakta kalmaya çalışır. Bu da sürdürülebilir değildir.
***
Asıl Tehlike; alışmak.
İnsan her şeye alışır.
Adaletsizliğe de…
Haksızlığa da…
Hukuksuzluğa da…
Bir süre sonra kimse “Bu hayatın olağan akışına aykırı” demez.
Çünkü artık o akış değişmiştir. Olağan dışılık olağana evirilmiştir!
Ve o noktada mahkeme salonlarında kullanılan o cümle, toplum için geçerliliğini yitirir.
“Hayatın olağan akışı” sadece hukuki bir kavram değildir.
Bir toplumun vicdanının, ahlakının ve adalet duygusunun aynasıdır.
Eğer o akış bozulursa, sadece davalar değil, hayatın kendisi yanlış karar vermeye başlar.
Ve en tehlikelisi şudur; bir gün gelir, adaletsizlik bile hayatın olağan akışı gibi görünür!
İşte o gün; savunulacak bir hukuk değil, yeniden kurulmazsa savrulan, savruldukça çürüyen bir düzen kalır.
Hayatın olağan akışını bozmak suyu tersine akıtmaya benzer; çok güç ve çaba isteyen bir mühendisliktir…
Çok değerli Yeniçağ Gazetesi okuyucularımızın Ramazan Bayramını kutluyor, sağlık, huzur, bereket ve mutluluklar niyaz ediyorum.