Devletleri yıkan şey çoğu zaman savaşlar değildir. Devletleri asıl çökerten şey adaletin kaybolmasıdır.
Bu yüzden yüzyıllardır tekrar edilen bir söz vardır; “Adalet mülkün temelidir.”
Osmanlı döneminde bu söz yalnızca bir nasihat değildi. Mahkeme salonlarının duvarlarına yazılırdı. Kadılar hüküm verirken başlarını kaldırdıklarında ilk gördükleri şey bu ilke olurdu.
Çünkü devletin asıl dayanağı toprağı, ordusu ya da hazinesi değil; “adalet duygusudur.”
İslam siyaset düşüncesinde sıkça zikredilen bir başka söz ise bu düşünceyi daha da ileri taşır; “Adalet devletin dinidir.” Genellikle Hz. Ali’ye atfedilen, bazı kaynaklarda ise Nizam el-Mulk’e dayandırılan bu söz aslında devlet felsefesinin özünü anlatır.
Devletin varlık sebebi adalettir. Adalet yoksa devletin meşruiyeti de yoktur.
Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan savaşlar ve güç mücadeleleri bize aynı gerçeği tekrar hatırlatıyor. Sivillerin hedef alındığı, hukukun askıya alındığı bir dünyada kazanan taraf bile aslında kaybeder.
Çünkü adaletin olmadığı bir zafer kalıcı bir barış getirmez.
Adalet yalnızca barış zamanlarının değil, savaş zamanlarının da ölçüsüdür.
***
Bir ülkede adaletin gerçekten var olup olmadığını anlamak için mahkeme binalarına bakmak yetmez. Asıl bakılması gereken yer, sanık kürsüsüdür.
Çünkü yargının en önemli ayağı savunmadır.
Savunma konuşabiliyorsa adalet vardır. Savunma susturuluyorsa yalnızca hüküm vardır.
Suç isnadıyla yargılanan bir kişinin savunma hakkı kısıtlandığında ortaya çıkan şey adalet değil, yalnızca şeklen yapılmış bir yargılama olur. Böyle bir yargılamada verilen kararın hukuken geçerli sayılması mümkündür belki; fakat toplum vicdanında karşılığı olmaz.
18.yüzyılın büyük hukuk düşünürü Cesare Beccaria bu gerçeği şu sözle anlatır; “Adaletin amacı intikam değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır.”
Gerçeğin ortaya çıkmasının yolu ise yalnızca iddia makamının konuşmasından değil, savunmanın da özgürce kendisini ifade edebilmesinden geçer.
Hukukun üstünlüğü fikri yalnızca modern çağın ürünü değildir. Bu düşüncenin kökleri yüzyıllar öncesine uzanır.
Bu tarihsel yolculuğun önemli dönüm noktalarından biri de Magna Carta’dır.
1215 yılında İngiltere Kralı John ile baronlar arasında imzalanan bu metin, kralın mutlak yetkilerini hukuka tabi kılan ilk büyük siyasi sözleşme olarak kabul edilir.
Bu belgeyle birlikte ilk kez şu fikir açık biçimde ortaya konmuştur; hiç kimse hukukun üstünde değildir.
Bu düşünce zamanla başka toplumlara da yayıldı. Osmanlı’da 1808 yılında imzalanan Sened-i İttifak da padişah otoritesinin ilk kez yazılı bir metinle sınırlandırılması bakımından önemli bir tarihsel adımdır.
Cumhuriyet ise bu tarihsel birikimi çağdaş hukuk devleti anlayışıyla tamamlamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hâkimiyet bila kaydü şart milletindir” ilkesi yalnızca bir siyasi slogan değildir. Aynı zamanda devlet gücünün hukukla sınırlandırılması gerektiğini ifade eden temel bir demokrasi ilkesidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. Maddesi herkesin savunma hakkına sahip olduğunu, 141. Maddesi ise yargılamaların aleni yapılacağını hükme bağlar.
Büyük hukuk filozofu Montesquieu’nün dediği gibi, yargının meşruiyeti ancak toplum tarafından denetlenebilir olmasıyla mümkündür.
***
Modern hukuk sistemlerinin bir başka temel ilkesi masumiyet karinesidir.
Bir kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunmadan o kişinin suçlu ilan edilmesi hukuken de ahlaken kabul edilemez.
Bu ilke uluslararası hukukta da açıkça yer alır. Örneğin United Nations tarafından kabul edilen Universal Declaration of Human Rights’ın 11. maddesi şöyle der; “Suçla itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.”
Bu ilkenin doğal sonucu ise kirlenmeme hakkıdır.
Kirlenmeme hakkı, kişinin suçluluğu kesinleşmeden toplum önünde suçlu gibi damgalanmamasını ifade eder.
Alman hukuk düşünürü Gustav Radbruch bu gerçeği şu sözle anlatır; “Adalet yalnızca gerçekleşmeli değil, gerçekleştiği de görülmelidir.”
Adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir. Adalet aynı zamanda masumu korumaktır.
Suçluyu bulmak için masumları ezmek hukuk değil, güç kullanmaktır.
Gerçek hukuk düzeni, suçluları masumlarla karıştırmayan bir hassasiyet üzerine kurulmalıdır.
Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar sürerken sivillerin hedef alındığı görüntüler insanlığın vicdanını yaralıyor. Gücün hukukun önüne geçtiği bir dünya yalnızca zayıfları değil güçlüleri de mutsuz eder.
Monarşilerden demokrasiye geçişin temel olgusu hukuktur. Devleti yönetmeyi seçimlerle elde eden siyasiler, devletin bu gücünü rakiplerini sindirmek için kullanamayacağı tek ilke yasalara sadakattir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde güven olmaz. Güvenin olmadığı yerde ise kalıcı bir düzen kurulamaz.
Bu yüzden adalet için hayal diyenler varsa bende diyorum ki “1980 yılından 1987 yılına kadar 7 sene tutuklu kaldım ve yargılandım. Beraat ettim. Ve 2016 yılında gözaltına alınıp 92 gün tutuklu kaldım ve yargılandım. Takipsizlik kararı ile sonuçlandı. Böyle bir mağduriyet rağmen adalet için hayal kurmaktan vazgeçmeyeceğim.”
Çünkü bir toplumda adalet su ve ekmekten çok daha değerlidir.
Hukuk varsa adalet mümkündür. Ve adalet mümkünse, insanlık için umut hâlâ vardır.