Bir devlet çökerken…

Yokluk, yoksulluk ve yorgunluk içinde yeni bir devlet kurulurken…

O devleti kuran millet, kendine uzun nutuklar değil; kısa ama güçlü bir cümle seçti: “Türküm, doğruyum, çalışkanım.”

Bu cümle bir kimlik beyanından çok bir karakter inşasıydı.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları bir enkazın içinden yalnızca bir devlet değil, bir özgüven çıkarmaya çalışıyordu. Çünkü savaş kazanmak yetmezdi; milletin zihnini ayağa kaldırmak gerekiyordu.

Ardından başka bir cümle geldi: “Türk, öğün, çalış, güven.” Bu söz, bir milletin moral politikasını özetliyordu. Öğünmek kibir değildi; hafızayı diri tutmaktı. Çalışmak sadece ekonomik kalkınma değildi; var olma iradesiydi. Güvenmek ise kör sadakat değil; birlikte yaşama cesaretiydi.

***

Bugün ise farklı bir eşikteyiz.

Yüz yıl önce çözülmüş meseleleri yeniden kaşıyarak, tarihle didişerek, kimlik tartışmalarını ısıtarak bir gelecek kurulmaz/kurulamaz. Gelecek, enerjiyi geçmişin rövanşına değil, yarının inşasına ayıran milletlerin omuzlarında yükselir.

Ülkenin en önemli siyasi partileri, en önemli kurumu olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir “süreç komisyonu” oluşturuyor. Rapor yazılıyor, yayımlanıyor. İktidar ve muhalefet bazı başlıklarda mutabık kalıyor.

Kâğıt üzerinde bu, siyaset biliminin aradığı şeydir; konuşan siyaset. Uzlaşan meclis. Çatışma yerine müzakere. Peki o zaman neden biz, milletin bir ferdi olarak iç huzuruyla sevinemiyoruz?

Neden bir yanımız temkinli?

Neden “acaba?” sorusu zihnimizden çıkmıyor?

Neden siyaset için çözüm olan süreç, toplum için kuşku üretiyor? Niye bu raporu alkışlayamıyoruz?

Çünkü güven, sadece metinlerle inşa edilmez.

Güven; şeffaflık ister.

Güven; tutarlılık ister.

Güven; dün söylenenle bugün yapılan arasında mesafe olmamasını ister.

Eğer süreçlerin dili açık değilse…

Eğer kavramlar muğlaksa…

Eğer millet, sonucu kendisine sadece “duyurulacak” bir kararın izleyicisi gibi hissediyorsa…

O zaman mutabakat siyasetçiler arasında kalır, topluma sirayet etmez. Ve kuşkular endişeye dönüşür!

***

Toplum hafızası güçlüdür.

Bu millet çok badire atlattı. Darbeler gördü. Vesayet gördü. Terör gördü. Ekonomik krizler yaşadı. Her defasında ayağa kalktı. Çünkü ortak paydası vardı; Devlet ile millet arasındaki bağın kopmaması.

Bugün yapılması gereken, o bağı zedeleyecek tartışmaları körüklemek değil; o bağı güçlendirecek bir dil kurmaktır.

Yüz yıl önce bir devlet yıkılmıştı; millet moral cümleleriyle ayağa kalktı.

Bugün bir devlet yıkılmıyor ama moral aşınması yaşıyor.

Moral aşınması, ekonomik krizden daha tehlikelidir.

Çünkü güven kaybı, yapısal sorunları derinleştirir.

***

Sorulması gereken soru şudur, eğer gerçekten bir mutabakat varsa, bu mutabakatın toplumsal zemini neden güçlü değil? Millet neden sürecin öznesi gibi değil de nesnesi gibi hissediyor? Şeffaflık neden bir lütuf gibi sunuluyor?

Belki de eksik olan şey, teknik raporlar değil; ahlâkî açıklıktır.

Bu ülke, yüz yıl önce enkazdan çıkarken kendine “doğru” olmayı hedef koydu.

Bugün de doğruya ihtiyacı var. Ama doğruyu yalnızca söylemde değil, yöntemde görmek istiyor.

Eğer siyaset, toplumun güvenini yeniden inşa edemezse; eğer süreçler kapalı kapılar ardında şekillenip sonradan topluma anlatılmaya çalışılırsa, eğer geçmişin meseleleri bugünün enerjisini tüketmeye devam ederse…

Yüz yıl sonra birileri bugünü şöyle yazabilir; “Devlet ayaktaydı ama güven yorgundu. Kurumlar vardı ama inanç zayıflamıştı. Mutabakat vardı ama toplumsal ruh ikna olmamıştı.”

Oysa bu millet, moralini kaybettiği günleri de aşmıştır. Yeter ki yeniden hatırlayalım; doğruluk bir siyasi tercih değil, bir karakter meselesidir. Çalışkanlık yalnızca ekonomik değil, zihinsel bir seferberliktir. Güven ise dayatmayla değil, şeffaflıkla kazanılır.

Dünün sorunlarını bu güne taşımak, yarına ipotekli bir gelecek kurmak demektir.

Çocuklarımıza bunu yapmayalım….