Anadolu irfanında menkıbeler, sadece geçmişin hatırası değildir; bugünün aynasıdır. Anlatılan hikâye zahirde bir veliye, bir dervişe, bir sultana dair görünür; fakat batında insana, yani bize dairdir. O yüzden kıssada hisse aramak, geleneğin bize bıraktığı en güçlü ahlâk metodudur.

Meşhur bir menkıbe anlatılır; bir derviş, uzun yıllar oruç tutar, ibadet eder. Ramazan’ı hiç kaçırmaz, nafileleri ihmal etmez. Fakat çarşıda esnaflık yaparken teraziyi hafif tutar, borçlusunu sıkıştırır, fakiri azarlar. Bir gün şeyhi ona sorar: “Evladım, tuttuğun oruç seni kimden korudu?” Derviş şaşırır. Şeyh devam eder: “Açlıktan mı korudu, yoksa nefsinden mi? Eğer nefsin hâlâ başkalarının hakkına uzanıyorsa, aç kalan bedenindir; ruhun değil.”

Bu menkıbe, Ramazan’ın özünü tek cümlede özetler; İbadet, karaktere sirayet etmiyorsa, şekilden ibaret kalır.

***

Ramazan sadece imsakla iftar arasına sıkıştırılmış bir açlık disiplini değildir. O, insanın kendisiyle yüzleştiği bir muhasebe mevsimidir. Açlık, midede başlar ama kalpte tamamlanır. Eğer kalpte merhamet çoğalmıyorsa, öfke azalmıyorsa, dil yumuşamıyorsa; o zaman ibadet bir takvim alışkanlığına dönüşür.

Oysa Ramazan’ın asıl maksadı, insanın içindeki hoyratlığı törpülemektir.

Sabır öğretir.

Empati öğretir.

Ölçü öğretir.

Gün boyu aç kalan insan, akşam sofraya oturduğunda nimetle arasındaki ilişkiyi yeniden kurar. O lokma artık sıradan değildir; şükürle anlam kazanır. İşte o şükür, başkasının hakkını gözetmeye dönüşmediği sürece eksik kalır.

***

Tarih boyunca büyük mutasavvıflar ibadeti bir “ahlâk terbiyesi” olarak görmüştür. Mesela Yunus Emre, ilmi ve ibadeti insanı yumuşatmıyorsa eksik sayar. Onun “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” sözü, ibadetin toplumsal karşılığını gösterir; “merhamet”.

Yine Hacı Bektaş Veli’nin “Eline, beline, diline sahip ol” ilkesi, aslında Ramazan’ın özetidir. Oruç, ele hâkim olmayı; dilin taşkınlığını engellemeyi; nefsin arzularını terbiye etmeyi öğretir.

Demek ki ibadet, bireysel bir ritüel değil; sosyal bir sorumluluktur.

***

Bugün en büyük tehlike, ibadetin vicdandan kopmasıdır. İnsan hem oruç tutup hem kul hakkı yiyebiliyorsa; hem teravih kılıp hem adaletsizliğe sessiz kalabiliyorsa; burada bir şekil–öz ayrışması vardır.

Ramazan’ın asıl mucizesi, insanı başkasının yerine koyabilmesidir. Aç kalan, yoksulu anlar. Susuz kalan, mazlumu hisseder. Eğer bu empati oluşmuyorsa, Ramazan takvimde yaşanmış; kalpte yaşanmamış demektir.

İbadetin en büyük göstergesi, insanın gündelik hayatındaki dönüşümdür.

Daha az kırmak, daha çok affetmek, daha adil davranmak, daha vicdanlı karar vermek…

***

Menkıbedeki dervişin hatası, ibadeti bir kimlik olarak görmesiydi; ahlâk olarak değil. Oysa Ramazan, insana “iyi görünmeyi” değil, “iyi olmayı” öğretir.

Gerçek oruç, sadece mideyi değil; gözün harama bakışını, dilin kırıcı sözünü, kalbin kibirli duruşunu da tutmaktır.

Sonuç olarak Ramazan, insanın içindeki merhameti uyandırmıyorsa eksiktir. İbadet, karaktere dönüşmüyorsa yarımdır. Vicdanı harekete geçirmeyen bir din anlayışı, sadece şekil üretir; şahsiyet üretmez.

Değerli Yeniçağ gazetesi okuyucuları kıssada hisse şudur; “Ramazan, insanı aç bırakmak için değil; insanı insan yapmak için vardır.”

Ramazan ayına başlarken bereket, sabır, rahmet ve ibadetin ayı olarak kabul edilen ramazan ayınız mübarek olsun.