Hayatımızın ne kadarını dolduruyoruz?

Takvimimizi toplantılarla, telefonumuzu bildirimlerle, zihnimizi haberlerle, banka hesabımızı hedeflerle, iş hayatımızı performans göstergeleriyle dolduruyoruz. Boş kalan her dakikayı bile bir şey yaparak değerlendirmeye çalışıyoruz.

Çünkü bize yıllardır aynı şey söylendi: Boş durma. Daha çok çalış. Daha üretken ol. Zamanını iyi kullan. Kendini geliştir. Bir adım daha ileri git.

Peki bütün bunları yaparken hayatı yaşamaya ne kadar zaman ayırıyoruz?

Arda Öztaşkın’ın “Hayatı Yaşanır Kılan Boşluktur” kitabını okurken aklımda en çok bu soru kaldı.

Kitap, ilk bakışta bir kişisel gelişim kitabı gibi görülebilir. Oysa bence çok daha fazlası. Öztaşkın, modern dünyanın en temel hastalıklarından birini sorguluyor: Her şeyi ölçmek, her şeyi optimize etmek ve her boşluğu doldurmak.

Bugün başarıyı rakamlarla anlatıyoruz. Şirketin cirosu ne kadar? Kârı ne kadar? Hisse ne kadar yükseldi? Çalışan kaç saat çalıştı? Bir yatırım ne kadar getirdi? Bir merkez bankası ne kadar rezerv biriktirdi?

Ekonomi dünyasının içinden gelen biri olarak bu soruların ne kadar önemli olduğunu elbette biliyorum. Rakam olmadan ekonomi gazeteciliği olmaz. Ama kitabın yaptığı itiraz başka bir yerde.

Rakamlarla ölçemediğimiz şeyleri ne yaptık?

Her boşluğu doldurmak zorunda mıyız?

Bir şirketin yüzde 100 kapasiteyle çalışması ilk bakışta mükemmel bir tablo gibi görünür.

Ama kriz geldiğinde ne olur?

Hiç boş kapasiteniz yoksa, hiç nakit rezerviniz yoksa, hiç zamanınız yoksa, hiçbir hata payınız yoksa sistem kırılganlaşır.

Ekonomide buna rezerv diyoruz, likidite diyoruz, tampon diyoruz, esneklik diyoruz.

İnsan hayatında ise buna boşluk diyoruz.

İşte kitabın bence en önemli fikri burada ortaya çıkıyor.

Boşluk her zaman israf değildir.

Bazen boşluk, gelecekte meydana gelebilecek bir kriz karşısında sahip olduğumuz en önemli güvencedir.

Bir şirketin kasasında duran ve o gün kullanılmayan para, bazılarına göre verimsiz sermayedir. Ama kriz geldiğinde şirketi ayakta tutan o paradır.

Bir insanın takviminde hiçbir şey yapmadan geçirdiği iki saat de ilk bakışta “kaybedilmiş zaman” gibi görülebilir. Oysa belki o iki saat, insanın düşünmesini, yeni bir fikir üretmesini veya sadece kendisini toparlamasını sağlar.

Hayatın her dakikasını verimli kullanmak zorunda değiliz

Modern kapitalizmin bize öğrettiği en güçlü reflekslerden biri şu: Kullanılmayan kaynak israftır.

Bu düşünce iş hayatında son derece başarılı sonuçlar doğurdu. Üretim arttı, maliyetler düştü, teknoloji gelişti, şirketler daha hızlı çalışmaya başladı.

Ama bu mantığı insanın bütün hayatına uyguladığımızda ortaya başka bir sonuç çıkıyor.

Artık dinlenmek bile bir performans aracına dönüşüyor.

Uyuyoruz çünkü ertesi gün daha verimli olacağız.

Spor yapıyoruz çünkü daha sağlıklı ve daha üretken olacağız.

Tatil yapıyoruz çünkü işe daha dinç döneceğiz.

Kitap okuyoruz çünkü kendimizi geliştireceğiz.

Hatta bazen arkadaşlarımızla sohbet ederken bile telefonumuza bakıyoruz. Çünkü boş kalan birkaç saniyeyi bile doldurmak istiyoruz.

Oysa belki de insanın hiçbir işe yaramayan zamanlara ihtiyacı var.

Hiçbir hedefin olmadığı, hiçbir şey üretmediğin, kimseye fayda sağlamadığın, sadece oturduğun zamanlara...

Çünkü hayat sadece ekonomik değer üretmekten ibaret değil.

Kitabın ismi bu nedenle çok anlamlı: Hayatı yaşanır kılan şey bazen yaptıklarımız değil, yapmadıklarımız.

Bir ağacın yalnızca boyunu ölçerseniz ağacın gölgesini unutabilirsiniz.

Ekonomide de benzer bir yanılgı var. Bir şirketi sadece kârıyla, bir ülkeyi sadece büyüme oranıyla, bir insanı sadece geliriyle ölçmeye başladığınızda geride kalan çok önemli şeyleri göremezsiniz.

Yapay zekâ bize zaman kazandıracak mı?

Kitabı okurken aklıma ister istemez yapay zekâ geldi.

Yapay zekânın en büyük vaatlerinden biri insanın zamanını boşa çıkarmak.

Daha hızlı yazacağız, daha hızlı analiz yapacağız, daha hızlı üreteceğiz. Bazı işleri makineler yapacak ve biz zaman kazanacağız.

Ama burada çok önemli bir soru var:

Kazandığımız zamanı ne yapacağız?

Eğer yapay zekâ bize günde iki saat kazandıracak ve biz o iki saati de yeni işler, yeni toplantılar, yeni hedefler ve yeni performans ölçümleriyle dolduracaksak aslında zaman kazanmamış olacağız.

Sadece daha fazla çalışabilir hale geleceğiz.

İşte Öztaşkın’ın kitabı tam burada insanı durup düşünmeye zorluyor.

Belki de teknolojiyle asıl hedefimiz daha fazla iş yapmak değil, daha fazla yaşamak olmalı.

Bu ayrım çok önemli.

Bu kitabı neden tavsiye ediyorum?

“Hayatı Yaşanır Kılan Boşluktur” bana göre özellikle sürekli çalışan, sürekli düşünen, sürekli para kazanmaya, yatırım yapmaya, üretmeye ve yetişmeye çalışan insanların okuması gereken bir kitap.

Çünkü kitap size “çalışmayın” demiyor.

“Başarılı olmayın” da demiyor.

Parayı, verimliliği veya teknolojiyi reddetmiyor.

Sadece bunların hayatın tamamı olmadığını hatırlatıyor.

Bence bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri de bu hatırlatma.

Çünkü insan bazen sahip olmadığı şeylerin peşinde koşarken sahip olduğu hayatı kaçırabiliyor.

Biraz daha para.

Biraz daha başarı.

Biraz daha takipçi.

Biraz daha kâr.

Biraz daha yükselmek...

Ve sonra bir gün dönüp baktığında, bütün bunları yapmak için hayatının ne kadarını tükettiğini fark ediyor.

Belki de mesele daha fazlasını yapmak değil.

Bazen biraz yer açmak.

Biraz durmak.

Biraz düşünmek.

Biraz hiçbir şey yapmamak.

Çünkü hayatın bütün güzellikleri planlanmış, ölçülmüş ve optimize edilmiş alanlarda ortaya çıkmıyor.

Bazen en güzel fikirler boşlukta geliyor.

Bazen en güzel sohbetler plansız yapılıyor.

Bazen insan kendisini hiçbir şey yapmadığı anlarda buluyor.

Ve belki de hayatı gerçekten yaşanır kılan şey tam olarak o boşluk.

Arda Öztaşkın’ın “Hayatı Yaşanır Kılan Boşluktur” kitabını bu nedenle gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

Özellikle de hayatını sürekli doldurmaktan yorulanlara...

Belki de ihtiyacımız olan yeni bir hedef değil.

Biraz boşluk.